GRİFON (Griffon)

ASLAN VÜCUTLU
Kartal Kanatlı ve Kafalı

Koruyuculuk, güç, kudret ve iktidar gibi özelliklerle nitelendirilen Grifonlar, özellikle Hun sanatında birçok örnekler sergiler. 
 

Devlet sembolü olarak Kartal'ı kullanan Selçuklu Türkleri, resmi din olarak benimsenen İslam öğretilerine karşı olmasına rağmen, birçok eserlerinde Grifonu kullanmıştır.
 

Grifon, Türk sanatında genellikle aslan gövdeli, kartal kanatları olan ve yine kartal başlı mitolojik bir hayvandır. Aynı zamanda Türk Şaman inanışında birçok kamın ritüel esnasında büründüğü hayvanların başında gelen kartalın geniş anlamları bulunmaktadır. 

Kartalın, Kök Tengri gücünü ve iktidarını temsil ettiği düşünülmesi sebebiyle, bu role giren kamın; amaca en güçlü ve kolay şekilde ulaşması düşünülmüştür.

Oğuz Türklerinin boylarında arma ve sembollerde yine kartal figürünü genişçe görebilmekteyiz. 

Çift Başlı Kartal olarak da kültürümüzde geniş yer kaplayan kartal betimlemesi, erken dönemlerde masalsı ifadelerle kendini Grifon olarak gösterir. 

Hun, Göktürk ve Selçuklularda sıklıkla karşımıza çıkan kartal, çift başlı olarak da betimlenmiştir. 
 

Göğün sembolu olan Çift Başlı Kartal, aynı zamanda yerin altındaki hayatın da sembolu olarak ifade edilmiştir.
 

Koruyucu özelliği sebebiyle genelde mezar taşlarında, kapı kabartmalarında sıkça gördüğümüz Grifonlar, Helen mitografyasında Herodotos'a göre, ülkenin altın madenlerini koruyarak, o bölgede yaşayan ve altını ele geçirmek isteyen tek gözlü Arimaspes boyuna karşı mücadele eden "Altın Koruyucusu" olarak betimlenmiştir. . 
 

Deniz Grifonlarını MS. II. yüzyılın başlarından itibaren deniz topluluğunu oluşturan figürleriyle beraber görürüz. 

Batıda MS. III. yüzyıldan itibaren Grifona atfedilen koruyuculuk vasıflarından tamamen uzaklaştığı; hız, kıvraklık ve zeka özelliklerinin ön plana çıktığı görülür. 
 

Hun halılarının dış kenarlarında kareler içinde yer alan Grifonlar, kartal figürü ile özellikle Şamanizmde insanla ruh arasındaki ilişkiyi sağlar. 


Grifonlar, Macar mitolojisinin önemli bir figürüdür. Griff olarak anılan bu varlık, Avrupa mitolojisindeki adı Griffindir. Aslan başlı bir kuş görünümündedir. Macarlara göre insan eti yiyen bir kuştur.

Çin efsanelerinde de adı geçen Grifon, geyik gibi boynuzları olan, pullarla örtülü baş ve bedene sahiptir. Aynı zamanda pençeli ve kanatlı bir ejder olarak tasvir edilir. Bu kutsal hayvanın görülmesi, zafer ve barışın müjdecisi olarak yorumlanır.  
(Makale : TuvART)


Görsel Bilgisi : Grifon Bezemeli Altın Levha, MÖ. 6. yy. 
Arkeoloji Müzesi, Delfi. Kaynak P Dergisi.

İLK KARŞILAŞMA
Maden Devrimi

İnsanoğlunun metallerle ilişkisinin biçimi ve önemi, döndemden döneme değişiklik gösterir. Bu yüzdendir ki zaman zaman, belirli bir dönemde toplumsal etkinliklerin tüm düzeylerinde egemen bir işlev kazanmış olan metal, o döneme de adını vermiştir. Bu tür dönemlerin belki de en önemlisi, Anadolu'da MÖ 3500'den MÖ1000'e kadar süren Tunç Çağıdır. Bu ad, tuncun ilk kez ortaya çıktığı ve toplum yaşamının ritimlerini altüst ettiği dönem için kullanılmıştır. İlk kez tunç silahların, aletlerin, takıların kullanılması, insanlar arasındaki dengeyi bozmuş, başka bir deyişle bir uygarlık aşamasından başka bir uygarlık aşamasına geçiş sağlanmıştır. İnsanoğlu, ilk olarak doğadaki biçimiyle keşfettiği tuncu işlemekte güçlük çekmiş, bu yüzden daha uzun bir süre taş aletler kullanmayu sürdürmüştür. Tuncun ateşte yumuşayıp eridiğinin keşfedilmesi için yüzyıllar geçmesi gerekmiş, böylece insanlar tuncu işleyip biçimlendirerek eskisinden çok daha sağlam ve çekici nesneler yapabilmiştir. 

 

İnsanın metali işleme beceri, yetenek ve bilgisi, tarihte çok önemli bir rol oynamıştır. Hiç abartısız denebilir ki, insanlık tarihinde devrimi asıl gerçekleştiren, metallerin varlığına ilişkin bilgi değil, metallerin nasıl işleneceğine ilişkin bilgi olmuştur. 

 

Ne var ki taştan tunca, tunçtan demire, alet yapımında kullanılmış malzemeye ilişkin gözlemlerin hiçbiri altın için geçerli değildir. 

 

İnsanoğlunun tarihinde yakıştırmalar dışında, arkeolojik açıdan Altın Çağı diye bir şey yoktur. Gelişmesi, altının bulunmasıyla kesilen dönem de söz konusu değildir. Tam tersine, bu değerli metalin ortaya çıkması, hammadde olarak kullanılması ve önemli bir toplumsal etken işlevi görmesi, hep daha sonraları gerçekleşmiştir. Hükümdarlar, krallar ve egemenler, toplumda güç ve iktidarın altın simgelerinden daha önce ortaya çıkmışlardır. Toplumsal bir güç olarak zenginlik, bu zenginliği yansıtan altın mücevherlerden daha önce belirmiştir. Yani altın, zaten var olan bir gücün simgesidir ve zaten biriktirilmiş olan zenginliğin harcanmasını ve gözler önüne serilmesini kolaylaştırmıştır Başka bir deyişle altın, insan eylemine eşlik eden ve onu tarihsel olguya dönüştüren öteki metallere benzemediği için, salt ekonomik açıdan değerlendirilmekle kalmamış, toplum yaşamının bağrında çok değişik nitelikler edinmiştir. Altının tümüyle kendine has kimliği, kendisne özgü doğası vardır. Doğa yasalarına karşvarlığını koruyabilen doğal bir elementtir. Doğanın baş yasası olan çürüyüp bozulma, altın için geçerli değildir. 
 
Görsel Bilgisi : İskit, Altın Göğüs Takısı, Dnyepropetrovsk.
MÖ. 4. yy. Ukrayna Tarihsel Hazineler Müzesi, Kiev

MİDAS'IN ALTINLARI

Görsel Bilgisi : Altından yapılmış ve yakutla süslenmiş Taç- İskit (MÖ 3-2. Asır)

Kimileri bu sarı, parlak madene duydukları tutku yüzünden, yıkıma sürüklenmiştir. Bunun tarihte en bilinen örneklerinden biri MÖ 700 dolaylarında yaşadığı sanılan, efsanevi Frigya Kralı Midas'ın açgözlülüğünü anlatan öyküdür. Söylenceye göre Midas, Tanrı Dionysos'un dostu Silenos'u tutsak alır. Ama Silenos'a iyi davrandığı için Dionysos tarafından ödüllendirilir. Tanrıdan bir dilek dileyecektir. Midas da dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini diler. Tanrı, kralın dileğini yerine getirir. Midas'ın elinin değdiği tüm yiyecek ve içecekler altına dönüşür. Midas açlıktan ve susuzluktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya gelince hatasının farkına varır. Bunun üzerine Dionysos, onu Paktolos ırmağında (bugün Sardes yakınında) yıkayarak kurtarır. Irmağın sularındaki altının buradan geldiğine inanılır. Midas söylencesi birçok edebiyat yapıtına da konu olmuş; oyun yazarı Güngör Dilmen, bu öyküden yola çıkarak Midas'ın Kulanları, Midas'ın Altınları ve Midas'ın Kördüğümü adlı oyunlarıyla Midas üçlemesi oluşturmuştur.

ALTIN KAPLI ADAM

İspanyolca'da Altın Kaplı Adam anlamına gelen Eldorado, bugünkü Bogota kenti yakınlarında yaşamış bir yerli kabilenin reisiydi. Şölenlerde çıplak gövdesini altın tozuyla kapladığına, şölen bittikten sonra da sonra tozu temizlemek için Guatavita Gölüne girdiğine inanılırdı. Kabile halkı da göle mücevher ve altın atadır. Kimilerine göre İspanyol fatihleri bu öyküyü 1530'dan önce duymuş ve içlerinden biri Omagua kentinde Eldorado'yu ziyaret etmiştir. 1538 yılında, Peru'dan gelen İspanyollarla Venezuela'dan gelen Almanlar, Altın Kaplı Adamı aramak için Bogota yaylalarında toplanmışlar. Aradıklarını bulamamış ama bölge İspanyol yönetiminde kalmıştır. Bu arayış, Orinoco ve Amazon vadilerinin içlerine doğru sürdükçe Manoa ve Omagua gibi efsanevi kentlerle birlikte Eldorado, masalsı bir altın ülke anlamını edindi.

Cibola'nın Yedi Altın Kenti, Quivira, Caesarlar Kenti ve Otro Meiico gibi Eldorado da büyük zenginliklere sahip olduğuna inanılan mitolojik bölgelerden biriydi. İspanyollar ve başka uluslardan Avrupalılar, bu kentleri ararken Amerika kıtasının büyük bölümünü keşfedip kısa sürede istila ettiler. Böylece Eldoradoadı, çabuk ve kolay zengin olunabilecek yerleri belirtmekte kullanılır oldu.  

Erzurumlu Mustafa Darir tarafından icra edilmiş minyatür eser. Minyatür zemini ve yazı satır aralarısürme altın. İstanbul 1594/95 tarihli eser, Nasser D. Khalili Koleksiyonu, Londra. 37,5x25,7 cm

ALTIN ÜZERİNE
Simge ve Mit

Eski Yunanla ilgili araştırmalar, altının tanrısal ve kozmolojik niteliklerinin, salt söylenceler dünyasıyla sınırlı kalmadığını gösterir. Platon ve Aristoteles gibi dünyanın yaratılışını açıklamaya çalışmış filozoflar bile, düşünsel ve şiirsel anlatılarında madenlere, özellikle altına başvurmuştur. Bu felsefi tartışmalarda, yıldızlar, tanrılar ve kahramanlar dünyası ile altın arasındaki bağıntılar vurgulanmıştır. 

Altın ile güneş arasındaki ilişki kurulmasının nedeni, o zamanlar güneşin özelliklerinin henüz bilinmemesi, tam olarak değerlendirilememesidir. Sıradan insan da dünyayı yorumlamaya kalkışan filozof da; güneşi tam anlamıyla ussal bir yoldan tanımlayamadıkları için; güneş ile tanrılar arasındaki ilişkilere yönelirler. Güneş ile tanrıyı özdeşleştirmeyi yeğlerler. Böylece altının özellikleri, güneşin özellikleriyle bir tutulur. Bazen insanlara can veren, bazen de can alan ama hiçbir zaman açıklanamayan güneş ısısı ve güneşin insanların gözünü kamaştıran parlaklığı, yeryüzündeki altına da yakıştırılmıştır. Çünkü sarı ve parlak metal de, en az simgesel açıdan, güneşin özellikleriyle özdeş sayılabilecek nitelikler taşır. 

Yaygın bir inanışa göre altının toplum yaşamında önemli bir yer tuttuğu her yerde, bu az bulunur metal, herkesten önce tanrıların ayrıcalığındaydı. Eski Yunan mitolojisi, ölümlüleri alt etmek isteyen tanrıların altından nasıl yararlandıklarını anlatan öykülerle doludur. MS 2. yüzyılda yaşamış olan hatip ve yergi yazarı Lukianos, tanrılar tanrısı Zeus'un Argos kralının kızı Danae'ye aşık olması üzerine, kızın Zeus'u reddetmesine karşılık onu elde etmek isteyen tanrının gökten inen altın bir yağmura dönüştüğünü anlatır. 

Altın, aynı zamanda ölümlülerin ölümsüzlere erişebilmelerinin bir önkoşuludur. Mitolojjinin en saygın kişiliklerinden Herakles'in, Akşamın Kızları ya da Batı'nın Kızları Hesperidler'in dünyanın öbür ucunda sakladıkları altın elmaları geri getirmesini konu edinen söylence, altınla ilgili en ilginç mitolojik öykülerden biridir. Buna göre Zeus ile evlenirken Hera'ya armağan edilen altın elmalı ağaca bu güzel sesli periler eşlik eder. Akşamın Kızları'nın bahçesindeki altın elmaların koroyucusu da ejderha Ladon'dur. herakles, perilerin bahçesine girer, ölümsüzlük ve bereket getirdiğine inanılan altın elmaları alıp Olympos Dağı'na taşır ve tanrısal niteliklere kavuşur. 

FİRAVUN MEZARLARI ve PİRAMİT ALTINLARI
Mısır firavunlarının mezarlarında bulunan altın nesneler, takı ve mücevherler de antik çağ hükümdarlarının altın ile güç ve iktidar arasında kurdukları dolaysız ilişkiyi açıkça gözler önüne serer. Mısır'da altın, SÜlaleler öncesi döneme ait II. Nakada Kültürü'nden başlayarak mücevher yapımında kullanılmıştır (MÖ 3200). Altın ve gümüşün az bulunur ve değerli bir alaşımı olan elektrumun da hükümdar takılarında büyük ölçüde kullanıldığı anlaşılıyor. Altının özellikle gömme törenleriyle bağıntılı olduğu görülüyor. Bu uygulama, yalnızca ölü tapımının Sülaleler öncesi dönemin Mısır toplumunda ne akdar önemli bir yer tuttuğunu açıklamakla kalmayıp aynı zamanda mezarlarını donattıkları bütün değerli sunu ve nesnelerin sırf ölenlere öbür dünyada eşlik etsinler diye yapılmadığını, ölüler ülkesinin tanrılarını yatıştırmayı da amaçladığını göstermektedir. Anlaşılan, yeraltı tanrılarının, ölümlülerin kendilerine sundukları bu değerli nesnelerden çok hoşlandıklarına inanılıyordu.

Firavunlar tanrı sayıldıkları için, sıradan ölümlüler arasındaki varlıklarının vurgulanması gerekiyordu. İşte bu yüzden, firavunlar yalnızca labirenti andıran sarayların dolaşırken değil, öbür dünyaya göçtüklerinde de tepeden tırnağa altın giysiler, mücevher takı ve masklarla donatılıyorlardı. Son konutları olan piramitler, altından geçilmiyordu. MÖ. 14. yüzyılda yaşamış ve on sekiz yaşında ölmüş olan Mısır firavunu Tutankamon'un mumyası, küçük mezar odasında iç içe geçmiş üç tabutun içinde yer alır. En içteki tabut som altından, öteki iki tabut ise altın işlemeli tahtadan yapılmıştır. mumyanın başında, yüzünün altından yapılmış bir maskı bulunur. Mumyanın üzerine ve sargıların arasına çok sayıda mücevher ve nazarlık yerleştirilmiştir. Tabutların ve taş lahidin çevresinde, altın işlemeli ve üstlerinde yazılar bulunan dört sandık vardır. 

GÖRKEMLİ ARMAĞANLAR 

Armağan verme alışkanlığına, insanlık tarihi boyunca hemen her yerde rastlanır. Önemli ve ünlü kişiler, birçok toplumda kurumsal bir niteliğe bürünmüş olan bu alışkanlıktan, güç ve çıkar sağlamak için yararlanmıştır. 

Altın, doğa ve zamanın yıpratan, aşındıran güçlerinden etkilenmemenin bir simgesi olduğu için armağanların da en değerlisi olmuştur. 

SEYİR-İ NEBİ'DEN

Kaynak : P Dergisi Sayı 20

© 2017 Lcn TuvART Kültür ve Sanat Sitesi - Tüm Hakları Saklıdır.