Çetin ALPAGUT

Minnet Eylemem - Ahmet Aslan
00:00 / 00:00

'Şair, bu dünyanın adımı değildir.'

  • Selamlar Çetin. Ya da nası desem "paşam" :) Hoş geldin.

  • Hoş buldum paşam :) Burda olmak ve seni görmek güzel.

  • Erzurum'dan başlamak istiyorum. Çünkü senle tanışıklığımız oraya dayanıyor ve diyorsun ki şiirinde;
    "Kim bilir neden sevilir bir kent bu kadar korkunçken
    Ve neden üşütmez insanı bu kış"

    İnan bana son derece doğru bir dile getiriş... O kadar korktuğum bir yer daha hatırlamıyorum. İlk zamanlar aylar boyunca ağladım, biliyor musun? Nedenini bilmiyorum ağlayışımın ama dillere destan o kara kışının beni üşütmediğini fark ettiğimde "susup bu şehri dinlemeliyim" dedim, öyle de yaptım. Sonrası dediğin gibi "neden sevdim"?

    Bilmiyorum. Bir tılsımı var Erzurum'un. Bu doğru; yaşamayınca bilinmiyor, bu da doğru. Çok sıradan bir tanımlama oldu benimki ama Erzurum'u güzelce anlattığın için öncelikle bir teşekkür etmek istiyorum sana. Ben de nankörlük yapmasam ve bir şeyler yazsam diyorum Erzurum'a dair... Acaba senden kopya almış olur muyum, ne dersin?

  • Herkesin kentlerle ilgili sözleri vardır ve bu sözler birbirine benzer.
    Erzurum, bir önyargılar kentidir aslında. Özellikle üniversite okumak için gelme durumunda olup da Erzurum hakkında bir şeyler merak edip soran insanların, dışarıdan ilk duyduğu şey soğuğundan olsa gerek hep ‘korkunç bir şehir'dir. Sonra şehir yaşanılmaya başlayınca asıl yüzünü insanlara göstermeye de başlar ve o şehrin bir kalbi vardır; devamlı yaşayan bir canlı organizma gibi hep içten içe kendini tazeler. Bu bir mensubiyet tanımlaması değil. Kültürü, geçmişi ve hayatı; kısacası varoluşundan bu güne izi olan bir şehir Erzurum. Kış üşütmez yaz da ısıtmaz ve asıl Erzurum'un benim için bir başka anlamı da kolay kolay sıradan insanlar üretmez. Hep uçlarda ama oldukları yerler için en önemli olan adamları var eden bir şehirdir Erzurum. Tabi birde şu var; Erzurum, Cumhuriyet'i kuran şehirdir ve Atatürk o şehrin nüfusuna kayıtlıdır.
    Erzurum, benim kalbimin ikinci başkentidir. 

  • Erzurum'dan sonra İstanbul'a gelelim. İkinci ortak şehrimiz...
    İstanbul...
    Kendi güzelliğinden midir nedir bilinmez, bu şehre dair ne söylense güzel. Dualı bu şehre ne yazılsa o da güzel. Çizilenler o kadar güzel değil ama sözlerle İstanbul, İstanbul kadar güzel. Bu şiirini daha önce okumamıştım ama çok sevdim. Bir de dikkatimi çekiyor, kim İstanbul'a şiir yazsa Kız Kulesine de bir dokunuyor, ben hariç :) Benim de İstanbul'a dair kendimce bir şiirim var. Ama dediğim gibi Kız Kulesi'ne dokunmadım.
    Şimdi senin şiirini okuyunca da Kız Kulesini gördüm, aklıma geldi sorayım dedim; Kız Kulesi erkek şairlerde İstanbul simgesi gibi mi ne? Beni ürkütüyor oysaki... Ne bileyim tutsaklığı getiriyor aklıma, İstanbul'u değil...

  • İstanbul, dışındaki herkesin hayalidir.
    Burada bütün dağların ardı İstanbuldur.’
    diyerek Sevgili Dostumuz Vedat Eğilmez çok iyi tanımlamıştır İstanbul'u.
    Özellikle şiirin ve sanatın taşradan bakılınca tek yaşam alanı gibi durur İstanbul, tabi bu ne kadar doğru içine girince tartışılmaya başlıyor ama yine de bu anlamda bir başkenttir İstanbul.
    Kız Kulesi'ne gelince, ben Kız Kulesi'ni bir yapı veya bir kule olarak algılayamıyorum. Kadınsal bir tarafı var bana göre Kız Kulesi'nin.
    Sevgili, Yâr, Eş gibi hissediyorum Kız Kulesi'ni.


    Koca bir kentin ortasında İstanbul'un denize sokulmuş zarif ayağı gibi ya da bir nişan gibi bir şey Kız Kulesi.

    Ama her anlamıyla kadınsal bir tad. Zarif, şuh, güzel ve bir erkeğin isteyebileceği her şey :)

  • "Veda Durağı"na geliyorum... Hoşlanmayacağın sorularım var :)
    "Gittin"...
    Keşke bu söz, orada, o şekilde olmasaydı...
    Bunu okur okumaz aklıma geldi. Anlatmak istiyorum. Bir gün senle fakültede, kantindeydik ve sana o zamanlar yazdığım şiir bozuntusunu okutup yorum yapmanı istemiştim. Sen de gülümseyip bana bir anı anlatmıştın. Bir şairin anısı... Yok yok, iki şairin :)
    Bir şair, yazdığını diğer şaire okutuyormuş. Diğer şair de arada bir şapkasını çıkarıp sonra kafasına tekrar takıyormuş. Şiirini okutan şair dayanamamış sormuş: "Hocam, ne yapıyorsun?"
    Diğeri de demiş ki: "Şu satırlarda tanıdıklara rastladım da selâm vereyim dedim." 
    Evet, ben de "Gittin"i görünce, hem de orda öylece görünce... Şapkama gitti elim ister istemez...
    Paşam, keşke o söz orda olmasaydı...
    Hem sonra "Kül"deki pencere dile getirişi de;
    "Gittin,
    Kendim kadar bir pencere açtım sana kendimde" dizelerini hatırlattı bana doğrudan.
    Şimdi söyle bana...
    Hatırlar mısın bir gün dördümüz otururken, Vedat'ın bir şiirini okuyunca sana demiştim:
    "Çok kötüsün Çetin, özgün olduğunu sanıyordum ama menşeini buldum!"
    Sonra sen bozulmuştun... Ama çok belli etmeden...
    Vedat da gülmüştü... Musa da demişti ki : "Kan çıkaracaksın kız! Öyle denir mi?"
    Peki, şimdi söyle bana, ben burada ne düşüneyim? Ne diyeyim?
    "Âşk olsuunn Çetiiin" mi diyeyim? Ya da "bu şiiri inşallah on sene önce yazmışsındır Çetin" mi diyeyim? Hadi bakalım. Benim gözümdeki "özgün şairim"i kurtar. 

  • :)) "Gittin" on binlerce kelime içinde bir kelime.
    Özgünlük, kelimenin kullanım biçimiyle ilgili bir şey...
    İki gitme arasındaki farkları ortaya koymak lâzım aslında.
    Vedat'ın şiirindeki "gittin", şiirin bütünlüğü ele alınınca tek başına uzun bir cümledir.
    Ama benim şiirimde ki "gittin", tek başına bir işe yaramaz, sadece bir eylemdir. Umarım açıklayıcı olmuştur.

  • Peki, öyle olsun ama teknik olarak "Veda Durağı"nı çok, çok, hem de çok beğendim. Sıfatlamalar da betimlemeler de son derece hoş. Buraya almak istediklerim var :

  • "Hayalden nefesi çekmek",,

  • "Hiç suçu olmamayı beceren gözler",

  • "İçime sokulan güzel ayakların",

  • "Ah etmekle açılmayan düğüm",

  • "Hangi taraftan açılır kalbin?",

  • "Telâşı demli çay zamanına ertelemek",

  • "Mevsimler arası bir geçiş bildim seni".
    Evet, bunlar son derece hoş. Ancak dikkatimi çekenler var. Öncelikle şunun altını kalın bir kalemden çıkan kalın bir çizgiyle çizeyim: Sen şairsin ve güzel şiir yazıyorsun. Ben güzel şiir seven ve yanında şiir de yazabilen biriyim. Şair değilim. Boy ölçüştüğüm yok. Sen bunu bilirsin de, bilmeyenler olur, onlar için bu alt yazı.
    Şimdi; şiir yazılınca tuhaf bir şeyler oluyor. Çıkarımlara doğru gidiyor insan. Eminim ki şairlerde bu çok daha fazla ama nasıl oluyorsa, ortak sonuçlara ulaşıyoruz.
    Örneğin benim dümdüz anlatımlı bir şiirim var ve sen, yukarıda verdiğim özel cümlelerinle döşenmiş, o güzel şiirinin sonunda diyorsun ki ;
    "Şiir biter sen bitersin, şiir bitti sevgilim"
    Ben de "Aşk şiirde biter sevgili" diyorum işte o şiirde.
    Şimdi az önceki "Gittin!" mevzusuna geldik...
    Ben senin bu şiirini hiç okumadım, sen de benim o şiirimi hiç okumadın; ama bak; aynı durumun altını çiziyoruz. Ve aslında bakıyorum da şiir yazanlar benzer bir hayat seçiyorlar kendilerine. Şiir, insanı benzer bir yaşam ve düşünme biçimine doğru mu itiyor, nedir? Söyler misin bana?

  • Şairler akrabadır paşam :))
    Şiir, sınırlı - sorumlu bir vahiy işidir :)

    Şiirde söylenilen şey değil önemli olan o şeyin nasıl söylendiğidir. İnsanız sonuçta her şeye bir bakış açımız olacak ve bu bakış açısı doğruya yaklaştıkça ister istemez birbirine benzemeye başlayacak. Bu tür imgesel ya da tanımsal benzerlikleri böyle algılamak lâzım.

    Her şair kendi iç ritmiyle sözünü söyler. Burada konular benzese de aslında şiirler benzemez.

    Âşk şiirde biter mi veya şiiri yazılınca bir aşk biter mi? Bir açıklaması yok ama bittiğine çokça şahit oldum. Tabi bitmeyenine de şahit oldum. Buna belki şairane bir enteresanlık demek daha doğru olur. Çünkü şiiri yazmak acıyla başlamışsa zaten o aşkı kaybetmişsin demektir. Kaybettiğin bir aşkı da kendi içinde bitirme güdüsü olacaktır ister istemez. Sevgiliyi övmek için yazılmaya başlanmış bir şiir olsa bunu düşünmezdik galiba. Şiiri yazılmış bir aşk, çok zor bir konu. Bu konuyla ilgili  bu kadar yeter paşam. Şiirin insanı bir düşünme ve yaşama biçimine itme meselesine gelince; Şiir, bir yabancılaşmadır aslında, İsmet Özel’in tanımından yola çıkarak bu konuyu belki açıklayabiliriz. "Yaşamayı bilseydim yazar mıydım hiç şiir?" der İsmet Özel. Burada becerilemeyen "yaşamak" herkesin kabul ettiği ve çoğunluğun içinde debelendiği yaşamaktır.

    Şiir, bir isyan diyelim ya da şiir, bir başkaldırı veyahut da şiir, kendi yaşam alanını belirleme hakkıdır diyelim; kısacası ne dersek diyelim hep karşımıza şu çıkacak; "Evet, şiir bir başka hayatı ve bir başka düşünme sistematiği olmaktır."

    Herkes gibi olmakla şair olunur mu bilmiyorum ama herkes gibi olmamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü şiir ses- üslup- imge dünyası bakımından orjinalitesi yakalanmadan ortaya konulamayacak bir eylemdir ve bütün bunların ayrımına varıp ortaya gerçek anlamıyla bir şiir koyabilmiş bir adamın kalkıp sıradan bir hayat ya da sıradan bir düşünce yapısına sahip olmasını bekleyemeyiz.

    Ben hep şöyle derim

    "Şair, bu dünyanın adamı değildir."

  • Hay ağzına sağlık Çetin :) Akrabalık belirlemesi iyi oldu doğrusu, yoksa "diğer şair"e olan sıcaklığımı anlatmam biraz zor oluyordu, bu sözünü sık sık kullanırım artık :) "Şairler, akrabadır." 

    Şimdi bu soruları soruyorum ama şunun da gayet iyi farkındayım tabi ki; birisi bir yerden geçiyorsa orada en azından hava değişmiştir. Velev ki de bir ajan kadar yeteneklisin girdiğin odada hiçbir şeyi değiştirmemek üstüne ama hayır; hava değişir, koku değişir. Kokusuz olmayı ne de olsa henüz icat edemedi çok bilmiş ve bence fesattan başka bir işe yaramayan bilim adamları...
    Yoksa ufak tefek değişiklikler kabulüm; ama tümden hayata değişik bir dokunuşu şiirin getiremediğini düşünüyorum; üstelik de şiiri yazmayı da okumayı da çok seven biri olarak...

  • Haha! Korkunç cümleler kuruyorsun!
    Ya beni kızdırmaya çalışıyorsun ya da şiirin tam anlamıyla gücünü kavrayamamışsın. Ama ben biliyorum ki sen beni kızdırmaya çalışıyorsun.
    Kuran'da şairlerden bahsedilirken ‘Onlar hakları ellerinden alınmış adamlardır' der.

    Hakları elinden alınmış adamların geçtiği yerde ot bile bitmez :)
    Hava değişir ve bazen sular tersine akar; Şair isterse dünyayı soldurur. Bu kimsenin değil ama şairin kendi kıyametine kadar gidebilir.
    Şiir, bir anlamda dediğim gibi sınırlı bir vahiydir.
    Rilke'nin dediği gibi ‘
    ilk mısrayı Tanrı yazdırır, altını şair doldurur."

    Yani şairin irtibat yeri oldukça yüksek bir makamdır ve direkt merkeze bağlıdır. Haha!

  • Sinir bozucu ve korkutucu bir cahil olduğumu kabul ediyorum :) Ne de olsa sen hiç kızmıyorsun :) Biliyorum ki sinirlerini aldırdın :) Ama sahiden, şiirin açamadığı gönül kapısının olmadığını da :) Üstelik şiirin açmış olduğu o kapının kolay kolay kapanmadığını da... Maksat "uyuzluk" olsun :)
    Susmayı öğrendik şiir yüzünden, bari şiiri iyi bileni konuşturayım dedim. İçimden öyle geldi :)

    Şimdi...
    Ahuramazda, Ehrimen, Malihulya...
    Senin şiirlerin adı da şiirler kadar özel.
    Ama istersen şu adların açılımını da bize bir anlatıver.
    Nedir Ahuramazda, Ehrimen, Malihulya?

  • Ahuramazda ve Ehrimen, zerdüştilikte tanrıça ismidir.

    Ahuramazda, rahmet ve bereketin tanrıçası; Ehrimen ise kötü ve zalimliği simgeleyen tanrıça ya da ruhun adıdır. Burada zerdüştiliğe değinmek isterim. Bir inanç biçimi olarak değilse bile dini mitoloji açısından müthiş bir zenginlik taşır zerdüştlük. Üzerinde çalışmaya ve okumaya değer.

    Malihulya, bizden bir kelimedir ve anlamı "karasevda"dır. 

  • Annem adını taşıyan bir şiirin vardı. O bende var aslında ama söyledim sana, sadece bana yolladıklarını ele alacağım. Bence o şiirin gayet özel ve güzeldi. Ne oldu ona? Neden yayımlamıyorum ben onu?

  • Annemi çok özledim ve kendime ayırdığım bir kaç özel şiirimden biri de odur. Bir başka sebebi de o şiirin iki yıl önce benden habersiz olarak bir arkadaşım tarafından bir yarışmaya gönderilmiş olması. Yarış atı değildir şiir, yarışlara gönderilmez dedim ve yayından çektim o şiiri; öyle bana özel kaldı.

  • Kelimelerle çok oynardın eskiden. Girifit dolanımlar olurdu... Görüyorum ki bu durum azalmış. Oysaki güzeldi. Neden vazgeçtin?

  • Horatius 'Zor olan, sıradan şeyleri anlatmaktır’ der.
    Ben de "Zor olan, sıradan şeyleri sıradan biçimde anlatmaktır" diye düşünüyorum. Şiir olgunlaştıkça saflaşır ve kolay cümlelerle devam eder. Sade ama büyük sözler söyleyebilmektir şiirde amaç.
    Tabi bu benim kendimce şiirimde oluşturma gayretinde olduğum poetik duruş.

    Doğru mudur yanlış mıdır dersen sadece  beni bağlar ama şiire genel olarak bakınca büyük şiir yazmış olan usta  şairlerin hemen hemen hepsi ustalık dönemlerinde büyük bir dinginliğe kavuşmuşlardır.

    Şiir geliştikçe saf hale dönüşüyor. O girift ve karışık cümleler kurma telaşını üzerinizden atınca bir bakıma acemi saldırganlıktan kurtulmuş oluyorsunuz. Artık genç sayılmam ben de o telaşım yok. :)

  • Güzel olmuş, bak bu evrelerin anlamını bilmiyordum ama bence de şiir, sade olmalı. Sevmiyorum öyle ağdalı ağdalı cümleler... Hayatımın hiç bir alanında da. Kaldı ki şiir en özelimde olan... Hayır onu ağdalıyamam :) Yeni cümlelerinle de gayet güzel akıyor şiirin her zaman olduğu gibi, söylemezsem içimde kalırdı. Söyledim :)
    Ve...
    "Şair, dünyayı terk et!" diyorsun... Bence şairler dünyamızda kalsın, her sanatçı gibi....
    Şairler, kelimelerin ne işe yaradığını bize öğretiyorlar ve kullandığımız kelimelerle neler neler yapılabileceğini...
    En azından kendi adıma "Gitme bir yere Çetin. Dünyamda kal." diyorum.

  • Dünyayı terk etmek, az önce söylediğim farklı bir hayat ve dünyadan kendini sıyırmak.

    Bu ölmek değil; şair, dünyaya bulaşmamalı çünkü dünya kaba bir durum ve şairi yıpratır.

    Duygularla bir hayat kurgulamış adamlar dünyanın kabalığıyla karşılaşınca kendilerine acımaya başlar.

    Dediğim gibi şair, dünyaya bulaşmamalı ki zaten bulaşsa da başı belaya girer ve zaten mutsuz olan hayatı bu kez hem mutsuz hem de küçük düşmüş olarak yaşamaya başlar.

  • Bir yere gitmediğine sevindim sonuç olarak :)
    Başka bir zaman diliminde inşallah yine görüşmek dileğiyle, Esen Kal.

  • Eyvallah sağol. Teşekkür ederim.


    Çetin Alpagut - 2007
    Şair
    Ulaşım ve Sosyal Sayfa : +90 216 492 34 25 -Lakin Yayınevi

AHURAMAZDA

Yitik bir mevsimdir aşk
                    senin gözlerinde
Eylül kokar.
Muzdarip iniltilerle beslenir gamzelerin
Yüzünün kıraç yerlerinde gezinir veya
Ahuramazda
Biraz bakılsan ağlayacaksın.

Şehre sığmaz giydiğin güzellikle bedenin
Sen ülkeler tahtındasın
İzlerinden tanıdım
Yolların öyle benim ki….

Ahuramazda….

Gece yarılarından sonra anlarım seni
Dilimde karıncalar kaynaşır
Müstesna şiirler yazamam sana
Süleyman dili bilseydim
                    güzel anlatırdım

Utanıyorum
Aşk, daha beter ama….


 

Çetin ALPAGUT
1995

Çetin ALPAGUT  - Şiirlerinden...

BAL SOFRASINDA ACILAR KÜLLİYESİ
 

katıksız zahmet oldum

sıska avuntularla kucaklaştım içinin çığıltısıyla

sustun bakışlarında bile

kısıldım.

bahçe aynı

sesler bilirikişiler için hâlâ puana dönüşmemiş ölümcül problem

hayıflar toplamında bir işaret bekleyerek nereye konsa yerine tepkili bir yüz aynada gördüğüm.

kısıldım, kısaldı bakışlarımda toplanan ufuk.

açık hava sular keskin ve demir gibi solunan nikotin

bu akşam ayazına çelik sürgüler isnad eden yalnızlıktan geliyor

bir hiçim ya kalbinde serçe kuşunun

yine de bir şeyim aslında kovularak büyüyen.

hiç..

ne kadar kalabalık bir kelimeye dönüşür bazen

ne kadar uzun cümlelere taş çıkarır anlam sağnağında ben bilirim.

hiç işte

hiçte bile bir çok şey işte......
 

işte geldim

yeniden bu karlar şehri

cehennemimi getirdiğim değişmek umuduyla bu cennet bahçesinde

değişen tek şey parmağımdaki ağırlık olmayacak.

geldim işte

cehennemim cennetle değişilmeyecek kadar ilginç

ve sokulduğum armağan sancıları büyütmemiş bu bağırları

anneler saçlarımda altın kelebek belki ama

verilmemiş bir şefkati arıyor damarlarımdaki şizofreni....
 

kısık bir ara vermeli şiiri incelterek

çünkü büyük sözler yorgundur her hafızada

başladım bende kendimi kutsamaya

başladım bende artık büyük sözler söylemeye.
 

aşk için girişilmiş her mısra savaşını daha ilk borazanda kazanacağımı biliyorum

biliyorum neden ben bu sözcük kavgasında aşka gelince dağılmıyorum

adımla başlamadan her söze daha ilk harfte ben ben ben demekten başka iş bilmeyen ben

ne vakit bir çeşme başı bulsam suyu bulanmamış

mazimin zehirli hünerleriyele lekenmiş bırakırım

çünkü ben aşka başlarsam en az üç hayat karartırım.....
 

açık hava sular temiz ve pamuk gibi solunan nikotin

arkadaş efkarıdır kolayca taşınır bak başka acılar

işte ben bu kadar sahip çıktım acının tarihine

hep ağlamak için bir omuz oldum

ağlayıştan kaleme sıçrayan cesaret oldum

ve kalemle büyüyerek çoğalan sefil bir haykırış oldum.
 

acının merkezinden dünyaya sızarak

taşlaşmış bedenimden bir volkan gibi fışkırarak

kağıda damlayan cehennem yakışlı

cevval ama ağlayış bakışlı bir anıt oldum.
 

ben bu öyküde sadece bir taşeron oldum......
 

açık hava sular zehir ve ecza gibi solunan nikotin demişken

belki yüzümü perdeleyen yalanlarımda açığa çıkmalı

ben öyle bir kahraman değilim

sırtımda taşıdığım bir halk ya da ekmek için doğrulmuş bir vatan yok

kimse ummasın benden merhamet sancıları

bende kendime bile artık ondan yok..

 

açık hava sular gözyaşların ve ölüm gibi çektiğim nefesin

seni anlatmak için ayrıldım şiirden görüyor musun

ne kadar bağırsam da ben aşk hürriyet ya da oğul kavgalarında

bir yanım sana meftun ve geçilmiyor yokluğunun kaygılarından

umudum aklım bakışlarından zayıf

ellerim inceliğinden korkak

yüreğim saçlarından hafif

işte bu kadar söz boşamı gitti yani

sen geldin dilimin ucuna burada durdu şiir.

çünkü şiir bir bilirkişi işidir

içinde bilmedikler bilinir.

sen geldin dilimin ucunda durdun şiir durdu, kalbim durdu

ne varsa aşkta var, ya da ne yoksa aşkta yok.

söz yok

vatan yok

hürriyet yok

ekmek yok

sen varsın başka bişey yok...

açık hava sular keskin ve demir gibi solunan nikotin

açık hava sular temiz ve pamuk gibi solunan nikotin

açık hava sular zehir ve ecza gibi solunan nikotin

açık hava sular gözyaşların ve ölüm gibi çektiğim nefesin

açık hava

açık........

 

 


 

 

VEDA DURAĞI


"âşktan gözlerini açan kadının şiire dönüşmesidir.
Teşekkürdür başka da bir şey değildir."

 

Beatrice Gözlerini açtı
çok zamansız bir yağmur gibi döküldü
hasadı toplanmadan bu nazlı bahçeye
Beatrice gözlerini açtı.

 

Kitaplar dolusu âşk yanığı bilecekken tam
Nefesini çekti hayalimden
-Daha- âşka vardı oysa
Daha bilinecek çok hayal
Ve sevilecek çok gün-ah- vardı

 

Durmaya zaman yok, yokuş uzun
Birbirine sürtünerek ağlanabilir belki ama
Sevmek de kolay değil
bir öpüş telâşa bırakmışsa sevabını.

 

Uzun sözler bekliyor bileklerimde
Denize dökülerek hayata karışan
Dehlizlerden taşarak tekrar hayata
Her sıçrayışta yeniden hayata karışan
Uzun sözler bekliyor nadasa kalmayacak kadar yetişmiş.

 

Açılan gözlerle sönmüş ışıklar bırakarak
Suçlanmadan bir türlü
tertemiz ve kendi gibi
yani ıslak
yani baharı anımsatan kente dolarak alevlenen
bulduğu yoldan her suça berraklık kazandıran
yani aslında hiç suçu olmamayı beceren gözlerini
kendinden başkasına açarak
Beatrice gözlerini açtı...

 

Önce onu anlatmadan şiire başlanmamalı...
 

Nasılsa başlanılmayacak bir hikâye
Anlatılmaya sığmayacak...
Şarkılar eşliğinde dinlenmeli belki
Yüzüne bakılmadan ve elleri hayal edilmeden
‘Ki hiçbir hayal sahibinin tutacak gücü yoktur onu içinde’
konduğu dallara merakla sarılmış bakışlara boşluğu hatırlatarak büyüyen anlamına
bir mucizeye sorularak
bir büyüye eklenerek başlanmalı belki
ama yok olmuyor, kolay değil işte
neyse sadece o, başka değil
nasıl kokuyorsa o kadar
nerede yaşıyorsa orası
kim biliyorsa onun selâmına göz yuman
bir bütünün bütünlüğü
kendisi yani kendisi
başka da bir şey olamayan
elden ve avuçtan kaçarak
açtığı gözleriyle bir hayatı yıkarak
ve yıkılmış hayatın sevgisine basarak
ve hâlâ sevilerek tanımlanmalı.

 

Zor zor, zor ama zor da bazen kolay olmalı dedirterek
İşte bu! Yani açtığı gözleriyle yok olduğu hayatı bütünüyle kapsayarak
Kendisi için yazılan her şeyi şiirden başka bir şeye benzeterek
Gücü yeten için belki bir şiire dönüşerek
Ve âşkın sahibine şükrettiren kalbe oyularak yaşanmalı
Belki biraz anlatılmalı
gözlerini açarken kapattığı hayatı nasıl bir boşluğa bıraktığı...

 

Su için bir dakika ara....
 

Bir büyüden çıkardım seni
Ellerin taptaze tenin gibiydi.

 

Her şeye benzeyen bir yüzün vardı
Ve her şey bir şeye dönüşmeden yüzüne benziyordu,

 

Sokaklar, caddeler, yokuşlar izini sürerken
İçime sokulan güzel ayaklarınla
Her şeyi güzelleştiren bir şeyken sen
Ne varsa yer yüzünde âşk için anlatılmış
Doğru - yalan, masal - şiir aynı kalemden dökülen
Kelimeler, kelimeler
Kelimeler bir tutam izdi senden...

 

Ah! Şimdi anlatmak aslına benzemeyecek senin
Hep eksik kalacak bir tarafı sana benzemeyen her şeyin...

 

Başbaşa kalabiliriz artık...

Ah adından kaçarak adına yaklaşılan
Gönüller dolusu sızıya meftun bakışın sahibi
Yoksulluğum... Seni anlatmak için şimdi söz bulabilir miyim?

 

Kim olduğun bilinmeyecek
Uzaktan sevmelerle yetinecek kalbin
Uzun baharlar yapışacak yakasına zerdali çiçeklerinin
Sen olmayacaksın kimsenin gözlerinde.
Senin olmadığın gözlerde de başka kimse olmayacak.
Nefesim gibi ama uzak yazlara armağan toz bulutu
Denizlerden yayılan her kokuya seni bulaştırıp içime kondurduğum saçların
Benim sırrım
senin sana sırrın olacak -bilmeyeceksin-

 

Şimdi ah etmekle açılmayan bu düğüm
Nasıl bulaştırdıysa tenime izini
öyle de kalacak avuçlarımda.

 

Gözlerinden mi başlamalıyım seni çizmeye dudaklarından mı
Hangi taraftan açılır kalbin
Hangi kapının ardında savrulur kirpiğin saçlarından önce söyle de bileyim
Yoksa kederden öleceğim... Kederden öleceğim.

 

Hayat nereden kaldırıp kondurduysa başına tacını orada eksik bırakmış tacın kadar boşluğu
Adın gizli kalacak burada bir telâş içimde
Dolu dolu söylenmeyecek hangi sözlerle sevdim seni
Hangi isimlerle büyüttüm suretini
Hayalim
Yârim
adın kadar boşluktayım koca dünyada
Adının bıraktığı bu boşluğu doldurmuyor bütün bir dünya...

 

Ellerinden başlamalıyım
Terine bulaşmayan ellerimle başlıyorum çünkü şiire
Ellerin ne zaman kimin olacaksa o zaman bitecek ellerimin telâşı
Parmaklarından bileklerine doğru hiç göz değdirmeden kaç yüzkere gezindim
Ve kaç yüz kere öpe öpe kendimden geçtim.

 

Ellerinden başlayarak çizebilirim seni
Ellerinden başlayarak bulabilirim
Ellerinden başlayarak sevdim ya seni
Yine ellerinden başlayarak sevebilirim.

 

Ellerin
Ellerin tenimde gezinirken bile bana hiç dokunmayan ellerin...
Taze şeftali kokusuyla kalbime dokunan ellerin.
Benim olmayan, benim olmayan, benim olmayan ellerin...

 

Sus, hep yaptığın gibi içinden konuş
Dillerin dillenmesin, heceler bulaştırıp bal dudaklarına
Akışı kesilmesin canıma ayrılmış suyun
Sen sus dudakların sussun
Ne için sevdiysem onun için bulunsun ufkumda dudakların
Dudakların su versin dilimin yanan yerlerine...

 

Gittin!
Teninde çöl yıkansın bu yolculukta
Yarım âşk, yarım tutku, yarım inceliklerle yetinsin kalbin
Şiirlerde gezinen ayakların
kapalı kalplerde çizgiler bıraksın...
telâşı demli çay zamanına ertele
şimdi gittin ve geldiğin zaman gibisin
yorgundun, artık genç oldun
ufalanmış bir yürekle savrulurken düştün kanatlarıma
ufalanmış ve ufalmıştın
ince hallerin vardı inceydin ve güzeldin
gülerken denize kayardın martı gibi
gülerken içime dolardın
gülerken, içimde yok oldun...

 

Gittin!
Teninde bir şehir yıkanır artık
Sesin her kalbe tesadüf durur
Ne eskisin artık
Ne sonra benim olduğun gibisin.

Gittin ve giderken unutturdun ne varsa istemeden getirdiğin...

Gittin ve giderken bitsin dediğin her şey gibisin
ve hiçbiri bitmedi giderken biter dediğinin.
Gittin ve giderken bitsin dediğin her şey gibisin
nasıl susarsam susayım hiç bitmeyen bir şeysin

 

Bu şiir hiç bitmeyecek
çünkü genç sözlerle yazılmayan bir şeydir şiir
çünkü her anı yenilenen bir ışığa akacak parmaklarımdan
kutsal metinlere düşmüş şerhler gibi aydınlık olacak sesi
denizler dolusu âşka inandım çünkü
çünkü mevsimler arası bir geçiş bildim seni

 

Var olan ne varsa yeryüzünde;
bahar gibi, yaz gibi ya da her şey gibi
bu hayalden bildim.
Yani geçiştirip tüm ağrıları
ben seni çok sevdim...
Bu şiir benden önce bitmeyecek.

 

Gittin ve giderken bitsin dediğin her şeysin
nasıl susarsam susayım hiç bitmeyen bir şey gibisin...

 

Bütün bunların hepsi yalan
şarkılar biter sen bitmezsin
resimler biter sen bitmezsin
şiirler biter..
sen bitersin....

 

Şiir bitti sevgilim...

 

 

SEN GİDERKEN


-Cyrano’nun söylediğidir-
"Molier dahi ise Cristian güzeldir. " E.Rostand

Kaynak sular gibi içime boşaldın yeniden
Kaykıldı penceresi uçurum kenarının
Gittiğin yer durmadı yerinde
Sen giderken
Rüyâsına pozlar verildi sevgili Beatrice’nin
Ne yana dönse mahcup şimdi...

 

Sen giderken
Duruldu saatler bir vakte erişmeden
Nasıl geldiysen mahçup
Nasıl gittiysen dünyaya hain durdum
İncir bakan gözlerin incinmesin diye
Bir kandil çiçeği sarkıttım dünyaya
Gül saran kolların boynuma doğru kesik
Gül saran kolların yorulmasın diye
Defnelerden menekşe
Lalelerden gül yaptım sana...

 

Sen giderken,
Bütün anahtarları değişti kalbimin
Bütün odalar üçgen şimdi.
Bu evden karanlık hiç gitmeyecek belli
Adını bilmeden değişen suretlere şimdi bir isim vermeli
"Sana Lila demişler -Lila diye çağırmışlar- Sen Lila olmuşsun”(1)
"Hatırasız ve temiz bir iç deniz gibi
Âşka veda etmiş topraklarda durmuşsun"...(2)

 

Sen giderken gitme diye
Gittiğin yerlerin adını değiştirdim
Nereye gitsen kalbimin başkentisin.
Orada adresler hep içimde yazılı
Orada sihri alınmış ayetler gibi batıl yokluğun
Orada pencereye sığmayan ışıklar görmelisin
Orada; yolları çalınmış havariler ve “gezginci yahudi”gibisin...
Sen giderken gitme diye
Gittiğin yerlerin adını değiştirdim...
Dön diye.

 

1-Küçük İskender
2-Sezai Karakoç.


 

 

 

KÜL


"dünyayı kendinle sınırlandırmaktır âşk
hayata yakışıksız kalarak ağlamak veya...."

 

Sızısı kalbimde değil bu bakırdan bakışın
Sarışın bir melek emiyor parmaklarımı incitmeden
Cesur sözlere dokunuyor dilimin ucu
Son gülleri çekildi yüzümün korku penceresinden.

 

Kaybedenlerin kazandığı bir zamana büyütüyorum ellerimi
Kalbime gönderdiğin öpücük hoş geldi bana
Gövdem bu aşkın töhmetinde eksiliyor inceliklerden
Ellerin yüzüme yaklaştıkça benim olmuyor yine...

 

Beyazdan esirgenen renk bir kızın saçları sadece
Solmayan bir ay değil bu zamanda kimsenin yüzü
Sesimi kırbaçlayan benim kendime yakınlığım
Beyazın kalbime yakınlığı kendi rüyamın tozu...

 

Bak hapis gözlerimde âşkın imleri
Göğüne çekilen bir bulutun memesinde dillerim
Bir pencere göğün ne kadar kendisiyse
Gövdem de dünyaya o kadar ait benim...

 

Kalbimin ortasından siyah bir gül geçiyor
Sorgusu ve kanıtlarıyla siyaha yakın duruyorum
İşitmedim varlığını incisi alık bu kristal ışığın
Bir gizli sıcaklığın aynasından artık gölgeme akıyorum...

 

HERDÖVÜŞSONRASIBİRRAHMETESIRNAŞARAKSORGUMAÇAĞRILANMELEK
BENMİGÜNAHİÇİNDEYİM? SENMİGÜNAHSIZ?


 

 

İSTANBUL (MALİHULYA)


"Can Atilla’yı dinlerken Sultanlar Âşkı'na kalem parçalayan
sızıların kağıda damlayan noktaları istanbul'a benziyordu.
İstanbul; frijit bir kadın gibi kendini âşktan koruyordu"

 

Gördüm reyhaların şefkatli sıcağını
Bu zalim hasretin sahibi sensin
Meylettim her anımı ince sızına
Sen benim mezartaşımsın...

 

Bir havuz kenarında
Çıplak ayakla dansına dalmış eskilerin
Morarmış nazdan parmakları
Yüzü bin bir rengin terası
İstanbul;
Her âşığın bir zamanlar kalp yarası.

 

İncik bakışlarla seyrettiği taranmış saçlar
Kimse gitmeyecek gibi oraya
Bakirelere nişan olmuş koynunda Kız Kulesi
İstanbul;
Her bakışın bir zamanlar kalp yarası...

 

Nereden baksan ısıtan o sıcak kucak
Süt damlar saçlarından fahişelerin bile
Martılardan kime ne
Kimin istanbulu bulunmuş ki
Yol başlarında inleyen nağmelerde.

 

Herkes orada belki.
Aramak için erken sandığım ecza
Bulmak için geç kaldın diyor.
Olsun mu şimdi
Kırk satırdan bir ambar çıkaran sefa
Bulsun mu şimdi
Gülücük dağıtarak yokuşlarda savrulan nefesi
İstanbul;
Her kaçışın bir zamanlar kalp yarası.

 

Eski deniz taze kokular sürmüş yüzüne
Her kıyı başka belya dağıtmış gömleğini
Bilmem kaç bin tanrı dokunmuş nakışlarına
Müziğe sığmayan sesin kalbime nasıl sığsın
Ve nasıl sığsın bedenin bir kağıt parçasına
şiirlere sığmazken
İstanbul;
Ne zaman bir güle dokunsam lalelerinden utanırım
Hangi sözümde geçsen şairlerin gelir aklıma
Utanır utanır bir daha utanırım...

 

İstanbul;
Sen benim mezartaşımsın, ben senin mezar başın
Yaşatmasan da avuçlarında
Ölmek de güzeldir mutlaka savrulan eteklerinde...

 

Defneler, dantelalar, belki çeyizlik ne varsa hepsinde inceciksin
Adınla kesilen damarlarda
Zikir gibi bir şeysin
Leyla Leyla Leylasın
İstanbul istanbulum olmayansın
İstanbul istanbulda bulunmayansın...


 

 

 

GÖZLERDEN UZAK BEYAZ - ERZURUM -


Hüzün adına kayıtlı gözlerinin
Kaç bin yılın kahrını taşır altında
Kim bilir neden sevilir bir kent bu kadar korkunçken
Ve neden üşütmez insanı bu kış
Yer ve gök kaskatı buza kesmişken...

 

Her şeyden azade açık kapılar
Tane tane bükülmez bilektir kalbi olan yamaçlar.
Lekesiz etekler giyen kızların ellerinde
Kalbine bakar insanın kokusuz sokaklar.

 

"Erzurum’da bir kuş var kanadında gümüş var’"
 

Kısa karanfilli yazlar çalıntı baharlardan armağan
Anneler tadını yıldızlardan alır
Bu taştan ve topraktan ve kardan ibaret vatanda
Dokundukça kuruyan her düş ölü güneş yaprağıdır...

 

Temiz günahlar damlar tenine sümmani sofrasından.
Yaşlı fakat genç
Esmer fakat beyaz

Yorgun fakat alınları ak
Omzunda dünyayı taşırken alev dökülür saçlarından.

 

"Yârim gitti gelmedi elbet bunda bir iş var"
 

Yedi kapı yedi yerden kapalı
Sırtında Palandöken kucağı oğul dolu gelinler gibi salınarak
Bir şiire yol olup tutulmuş cezbelere.

 

"Çıkayım dağlarada kurt yesin beni
Satarım bu canı da alırım seni"


 

 

 

BELÂ


Sustun mu sahi
Ah etmeden yaralarına
Geçtin pazarlık yerlerini bak
Ocağını melekler yakar belki ama
Sesinden dökülen gül taplanmaz artık...

 

Dedim biliyorum;
Şiir açmayan kalp yoktur
Bahar tad vermezse eyvahsız koşulara
Bu saatte an bir akrep taşır sırtında
Kurşun gibi alaşır yüzüne tebessüm
Sen kalırsın hayat durmaz yerinde.

 

Kusuru alınmış bu efsunlu belânın
Kahrına göz yummak gerek
Kasveti gün gibi berrak
Yokluğu büyük bir dilektir kalpte

 

Ey ziyneti kahırla bezenmiş hata
Varlığında yokluğunda belâ...


 

 

 

YARIM BİYOGRAFİ


uğultu biriktirdiğim hasar zamanlarıydı
mevsimlerin mevsim
günlerin gün gibi geçtiği.
Leyla bahceden yüzünü çevirmezdi bana
aklında anne dilinde öğütler
ve gözleri buhursuz bir kalbin aynası.

 

Hasar zamanlarından geçerken
belki unutulmuştur
kimsenin içinde yer etmemiştir diye
aşkı tanımlarken kendi sıskalığıma
adıma ilişmiş saçlarından bir tutam çeşme başı ayırdım
şimdiki zaman için bir kadeh deniz kenarı yani.

 

Sonra kent girdi bakışlarıma
aydan parlak ışıklar dökerek yollarıma
bana sen bir işaretsin dedi,
bir işaret!
Çağın en parlak yıldızı olacaksın
sen bir sürprizsin
çünkü dilinden altın parçaları dökülüyor.
çünkü konuştukça yalanlarını saklıyor devrik cümlelerin....

 

Şair!
içinde ne taşıyorsan herkesten başka tınlayan o;
söz se
ses se
nefes se
her neyse.........


 

 

 

AH IŞIĞIM TAMARA


Tamara
Gölde Deniz
Işık
Yağmur
Zin
Vav
Mim
Ahhhhhh
Mimel Âşk.......

 

Hiç bir dile ait değil bu öykü
her dinin duasında bir kerecik geçmeli adın
her yerde ışığım
ah tamara
sunduğun armağan kıyında ölüm
yine de bir an olsun senden vazgeçemedim...

 

ah yangın sandığım ışıltı
kandilden değil saçlarındandı
ışığa gitmedim ki hiç
seni bulduran kokundu dolaşan kıyıları...

 

senin kendine doğru çektiğin hayatın merkezinde
kırık dökük sırları yerli yerinde
merhamet hangi dinden çıkarılmış bu yüzyılda
hangi kalbe koyulmamış bu sarhoş inilti

 

gözlerin beni çağırır
çerahı kim tutsa olur
bir nokta değil benim menzilim
sen dünyadasın
ve dünyada her yer senin
benim koşar adım gittiğim...

 

Tamara
Gölde Deniz
Işık
Yağmur
Zin
Vav
Mim
Ahhhhhh
Mimel Âşk.......
................................
.......................................




 

EHRİMEN GÜZELLEMESİ
 

Omuzun çerah kimsesizliğe
masmavi seyir yeri
Cesur bir arzulanışın reddine durmuş
Havaya serptiğin delal
bir sihir
Seni dipdiri tutmuş...

 

Bu kahra matuf elbet
yakamdaki her gül çeneği
Sunduğum armağanlar güleç bir yüze dokunmuyor
Ağrısı er geç bana döner
bu susmaların
Bir gül (de )
Kanıma doğru hızlan...

 

İçimdeki çıvgınlar senden başlıyor
Talihsiz kıvrımlara düşüyor söz
bir nehir gibi.
Hüznüyle sessiz.
Hüznüyle bulanık.

 

Ağlayan bir güle de susuyorum
Kırılan dala da

 

Bir sana
ve anneye değil ki
- kör olurum susmazsam -
gülmeyen yüzüne de.

 

 

ÂŞKIN HALLER-İ

Oyuncaklarımı elbiseleriyle değiştirdim leylanın
Üç kızlık gelinliğini giymiş sıradayken daha
Ay içine çizilmiş gece resimleri içirdim
dudaklarımdan...

 

Sokaklar dolusu âşka inandırdım leylayı
Boynuma doğru ısındıkça ekmek kırıntıları
Âşk sanıyor etimden boşalan her huysuzluğu
"Eski bir öyküdür leyla
Bizim bildiğimizden başka"

 

Başı yastığa huzurla çivilenmiş bir ölüdür leyla
Benim oyuncaklarımla avutuyor sancılarını
Su sesini Kays’a yormuyor
Gözkapaklarıyla örtünüyor yüzyıldan beri...

 

Oyuncaklarımı elbiseleriyle değiştirdim leylanın
Leyla çıplak
Gözlerinden başka bir yeri kapanmıyor artık...

 

 

SANA ŞİİR GÖNDERİYORUM -ÂŞKIN F HALİ-


Sana şiir gönderiyorum
Beklediğin varsa başka ben bilmem...

 

Ağır bir kitap ezberliyorum şimdilerde
Bildiğim çok şey yok bunlardan başka.
Ceplerimi boşalttım gibi bir şey bu.

 

Kayıp bir kentte âşka aranıyor
İçimden kovduğum eski yüzlerim.
Ağza gelmiyor dolu dolu konuşmak

 

Susar da konuşmazsam
Korkuyorum
unuturum seni de...

 

Sana şiir gönderiyorum
Beklediğin başka yoktur diye
Bileklerimi kestim gibi bir şey bu...

 

Sana şiir gönderiyorum


 

 

DİKKAT! ŞİİR DEĞİLDİR!

-Sığındığım kırlangıç yuvasından etime bulaşan sözler-


-I-

Herşey âşkın bilgisini anlatıyor aslında. Fallarda bakılan kaderler, yüreği okyanus aşan kahinlerin dil uçlarında gezinen her şey âşkın bilgisini anlatıyor.

Bir kapı açılır kapıların sahibinin izniyle, unutulan ve sonradan hatırlanan bütün sesler bu kapıdan yayılır; yere, göğe, her yere.

 

İnsan düşkündür bu kapının merhametine, elinin uzandığı ne varsa; yaşadığı tüm güzel ve çirkin gibi, hepsi bu kapının açılmasındandır.
 

Bir kapı açılır kapıların sahibinin izniyle
 

Kapıdan şiirler girer şairinin izniyle...
 

Gözleriyle gördüğünü zanneder insan. Oysa gördüğü tüm anlamsız duruşlar kalbe ulaştığı zaman bir şeydir.
 

Bir kaleme boyunun ölçüsünü aldıran, canından parça alıp şairin kağıda can diye yamayan, insanın gözleriyle gördüğünü zannettiğinin kalbine ulaştığıdır.
 

Uzun şiirler için sırada bekleyenler var. Âşkın bilgisini anlatmak için harflerle kendini çürütenlerle yazılıyor kitaplar.
Yumruğunun altında kendi kalbini parçalayan, GODOT’u beklerken gönderdiği şiire kahredenler var...

 

Kendi mezarının toprağını kazarak geçinenlerle dolu bu dünya. Geçimsiz parmaklarla âşkı öğretenlerle dolu. Kağıdın ve
kalemin rahmetiyle âşkın bilgisini arayanlarla dolu bu dünya...

 

Herkes mutluluğun tanımıyla başlıyor söze.
 

Şiir gülmeyi bilmez, şairse sevilmez bu yüzden işte. Ağlayan duruşlarla tarar ağaran saçlarını, ayna diye kendine bakar hep,
ya da bilir aynaya bakılmayacağını ve ayna diye bir şeyin aslında hiç olmadığını...

 

GÖKTEN KARANLIK SÖZLER BEKLİYOR ŞAİR
 

KADINLARIN VE KELİMELERİN KALBİYLE UĞRAŞIYOR...
 

-II-

Anne değilse bir kadın sevilmez.
Şiir olmamışsa bir kelime sözlük yüküdür sadece.
Can yakmıyorsa bir şarkı, şarkı değil
Dilini kanatmıyorsa bir söz, söz değil
Kalbini öldürmüyorsa bir haber, haber değil
Acıtmıyorsa biryerlerini insanın dünya, dünya tuz basmıyorsa yaralara, yaşanılacak bir yer değil.

 

ŞAİR DÜNYAYI TERKET!
 

-III-

Şair;

Ellerini cebinde sakla kirlenmesin.kaleme ve kağıda değdir sadece.sözlüklere değişme hafızanı, içinin bilgisine sığın ve aşkın bilgisini orada ara.
 

Şair;

Sağlığa zararlıdır diye yazmıyorsa üstünde bir şiiri okuma.
Âşık değilsen şiire ara ver
Âşık olamıyorsan hayata veda et!....


 

Çetin ALPAGUT

© 2017 Lcn TuvART Kültür ve Sanat Sitesi - Tüm Hakları Saklıdır.