TOPKAPI SARAYI MÜZESİ KOLEKSİYONUNDAN OSMANLI’DA ALTIN TUTKUSU
EMİNE BİLİRGEN
FOTOĞRAFLAR: BAHADIR TAŞKIN
Kaynak : P Dergisi, Sayı 20

 

Türklerin altını işleyip çeşitli eserler üreterek kullanmalarının tarihi, Orta Asya’dan başlayıp Selçuklu, Osmanlı ve Memlûk gelenekleri ile günümüze ulaşan çok uzun bir zaman dilimini kapsar. Bu süreç içinde Çin, Bizans, İran, Hind ve Avrupa gibi kültürlerden de etkilenmiştir. 

Bu yazımızda, Türklerin altın tutkusunun Osmanlıların kuruluşundan günümüze uzanan dönemine değinmek istedik. Bu bağlamda daha önce pek çok yayınlanmış para, mücevher veya tezyin etmek amacıyla yapılan tüketimi ve kuyumculuğunu yazının dışında tuttuk. Topkapı Sarayı Müzesi hazine Bölümü’nde korunan süsler ve sembolik unsurların ötesinde, öncelikle kullanım için üretilmiş bazı örnekleri tanıtmayı amaçladık.
 

Ana malzemesi altının oluşturduğu veya tamamen altından yapılmış bu eserler, başta bayram Tahtı olmak üzere beşik, şamdan, matara, leğen, ibrik, kandil askısı, yazı çekmecesi, fincan zarfları, su tası, gülabdan-buhurdan, nargile, mum makasları gibi eşyalardır. Gerek gündelik yaşamda, gerek cülûs, düğün, bayram, mevlit, doğum, sünnet gibi merasimlerde kullanılan bu eserlere ayna, yelpaze, mühür kesesi, tütün, enfiye, koku ve panzehir kutuları gibi örnekleri de ekleyebiliriz. Adı geçen bu altın eserlerin birçoğunun üzeri mineli veya elmas, yakut, zümrüt, inci, firuze, yeşim, Necef gibi taşlarla süslüdür.
 

Osmanlıların altın eşya tutkularına ilişkin en eski bilgilerden birine Âşıkpaşazade Tarihi’nde rastlıyoruz. Bu kayıtta Sultan I. Murad’ın (1362-1389) oğlu Sultan I. Bayezıd’in (Yıldırım) (1389 – 1402) düğününde, Akıncı Beyi Evrenos Gazi’nin sunduğu hediyeler arasında altınla doldurulmuş on adet altın tepsi, on adet gümüş tepsi, altın leğen-ibrik, altın-gümüş kadehler olduğu belirtilmektedir. Bu bilgi bize en azından önemli törenlerde altınla doldurulmuş altın ve gümüş kaplar sunmanın Türklerde çok daha eski bir gelenek olduğunu gösterir.
 

Özellikle 15. Yüzyılda Balkanlar’ın fethinden sonra ele geçen zengin altın ve gümüş madenlerinden bol miktarda değerli metal elde edilmiştir. Bunun doğal sonucu olarak imparatorluk içinde İstanbul, Trabzon, Diyarbakır, Prizren, Erzurum ve daha pek çok şehirde kuyumculuk oldukça gelişmiştir. Gerçi İslam inanışında Hz. Muhammed’in hadislerinden biri şöyledir: “Altın ve gümüş kaptan yiyip içmeyeceksiniz, ipek ve altınla dokunmuş giysi kullanmayacaksınız. Kim bunları yaparsa cehennemde yanacaktır.” İmparatorluk boyunca zaman zaman getirilen yasak ve kısıtlamalara rağmen bu uyarıya pek de uyulmadığı net bir biçimde görürüz.

Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) baş tüccarlarından biri olan Jacopo de Promontario, sultanın kilercibaşısının sorumluluğunda çok sayıda altın ve gümüş leğen, maşrapa, tas ve şamdanlar bulunduğunu kaydeder.
 

Sultan II. Bayezıd (1481-1512) döneminde artmaya devam eden lüks eşya kullanımı, özellikle Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) İran (1514) ve Mısır (1517) seferinden sonra çok daha büyük boyutlara ulaşmıştır. Özellikle 16. Yüzyılın ikinci yarısından başlayarak görebildiğimiz altın eşya ile ilgili kayıtlardan sadece birkaç örnek vermek istiyoruz: 
 

Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566), Şah Tahmasp’a, 1560’ta kendisine sığınan Şehzade Bayezıd’i boğdurması nedeniyle gönderdiği hediyeler arasında altından yapılmış tepsi, sürahi ve kemerler vardır. Sultan I. Ahmed (1603-1617) döneminde Venedik elçisi olan Ottaviano Bon, 1608 tarihli raporunda sultanın sofra takımlarının birçoğunun altın kapaklı, bazılarının da tamamen altından olduğunu yazar. 1699’da Karlofça Antlaşması’nın imzalanması dolayısıyla Sultan II. Mustafa (1695-1703) tarafından Poznan voyvodasına hediye edilen mücevherli altın tepsinin yanında yeşim bir fincan kaydedilir. 17. Yüzyılda Fransız gezgini J.B. Tavernier, Topkapı Sarayı’nda Yaşam adlı eserinde, sultanların altın sofra takımlarının ve şamdanların çok ağır olduğundan, taşmak için iki kişinin gerektiğinden söz eder. Bu örnekleri geride ve günümüze doğru çoğaltmak mümkün.

Bu kadar zenginlik kuşkusuz, hem imparatorluğun sınırsız kaynakları, hem de sultan ve saray çevresinin sanata ve sanatçıya verdikleri destekle oluşmuştur.

Yavuz Sultan Selim “Benim altınla doldurduğum hazineyi kim mangırla doldurursa, onun mührü kullanılsın. Fakat mutlaka benim mührümle mühürlenmeye devam edilsin.” diye vasiyet etmiştir. Topkapı Sarayı, Atatürk’ün emriyle 1924’te müzeye dönüştürülünceye kadar, Hazine; Yavuz Sultan Selim’in mührü ile mühürlenmiştir. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’ın şehzadeliklerinde kuyumculukla uğraştıkları bilinmektedir.

Osmanlı Hazineleri, bir yandan bağlı eyaletlerden gelen vergi, haraçlar, işletilen toprak ve madenler, gümrüklerden elde edilen gelirler, ganimet, hediye, muhallefat ve müsadere yoluyla gelen servetlerle dolar; bir yandan da değişik amaçlar için yapılan harcamalarla boşalırdı. Özellikle 17. Yüzyılın ikinci yarısından başlayarak devletin ekonomik dar boğazlardan geçtiği dönemlerde birçok altın eşya bozdurulup para basımı için kullanılmıştır. Ayrıca bozdurulup yeniden yaptırılan mücevherler de vardır. Ama ata yadigarı olan, üstün sanat eseri niteliği taşıyan birçok eşyaya dokunulmadığı anlaşılmaktadır.

Saraydaki atölyelerde ve serbest çalışan ustalar içinde kuyumcu, kakmacı, altın ezen, iplik üreten, altın iplikle kumaş dokuyan, işleme yapan pek çok sanatkar vardı. Bu atölyelerde kullanılan malzemenin denetimi Hazinedarbaşının sorumluluğundaydı.

İmparatorluğun erken dönemlerinde Selçuklu, Bizans, Timurlu, Memlûk, Safevî etkileri taşıyan Osmanlı Sanatı, 16. Yüzyıl ortalarından itibaren kendi özgün üslubunu yaratmıştır. Diğer sanat kollarında olduğu gibi altın ve mücevher işçiliği de bu yönde gelişmiştir. Daha sonraları Hind, Mughal kültüründen esinler de taşıyan Osmanlı kuyumculuğunun 18. Yüzyıldan itibaren Batı sanatının etkisine girmeye başladığını görürüz. Yüzyılın ortalarından sonra Batı beğenisinin Osmanlı sanatı üzerinde çok daha güçlü yansımaları olacaktır. Ama yine de bütün bu geç dönem eserlerde kendine özgü bir Osmanlı beğenisi görülür.

Teknolojinin gelişmesi ile bugün dünyamızda bütün kültürler, beğeniler eski dönemlerle kıyaslanamaz bir yoğunlukta karışmış durumdadır. Bunun doğal sonucu olarak Batı beğenisinin yanında diğer uygarlıklardan, bölgelerden gelen esinler harman olmakta, bambaşka tarzlar gelişmektedir. Elbette altın işlemeciliği ve mücevher de bunun dışında kalamazdı. Bundan dolayı, Türkiye’de altın tüketimi, tasarımı ve işçiliği geçmişten gelen geleneksel yöntem ve beğenilerin yanında çağdaş üretim teknikleri, model ve üslûplarla devam etmektedir.

MURASSA
Altın Beşik

18. yüzyıla ait olan Murassa Altın Beşik, ceviz üzerine hafif kabartma ve kazıma desenli altın plakalarla kaplıdır. Beşiğin içi koyu mavi kadifeyle astarlanmıştır. Dışındaki altın plakaların üzerinde oyma ve kabartma ile yapılmış paftalar elmas, yakut ve zümrütlerle süslüdür. Türk Rokokosu olarak adlandırılan bir tarzda süslenmiş olan eserin kulbu üzerinde bulunan iki topuzu daha geç bir döneme ait gibi görünmektedir. Açık pembe atlas üzerine inci, yakut, zümrütlerle işli bir yorganı vardır. 

Beşik alayları, sarayın yarı resmi önemli merasimlerinden biridir. Yeni doğan şehzade için biri padişah, diğer ikisi Valde Sultan ve Sadrazam tarafından olmak üzere üç beşik ısmarlanırdı. Törenle saraya getirilen beşiklerde, bebeği ve lohusayı ziyarete gelen hatırlı misafirler ve saray halkı da çeşitli hediyeler sunardı. 

MURASSA
Altın Tören Matarası

1560’lı yıllara ait olan Murassa Altın Tören Matarası, omuzlu matara denilen formda tamamen altından yapılmıştır. Yüzeyleri kabartma ve oyma ile çiçek, yaprak ve palmet şekilleri ile süslüdür. İki geniş yüzünde ve yanlardaki yeşim paftaların ve kademeli bezemenin üzerinde altın yuvalı zümrüt ve yakutlar yer alır. Ejder başı biçiminde bir emziği ve iki omuz çıkıntısı vardır. Çıkıntılardan birinin üzerinde “tecdid 640 dirhem” yazılıdır. Bu yazı, eserin tamir görmüş olabileceğini düşündürür. Dışı yakut ve zümrütlü, iç yüzeyleri altın üzerine savatlı bir tıpası vardır. Altın örme askısı ve iki zinciri halkalara tutturulmuştur. Mataranın ayak kısmının iç yüzeyleri de ince kazıma ile desenlendirilmiştir. 

Bu eserin ölçü ve biçim olarak benzeri deri aplike bir matara, III. Murad tarafından II. Rudolf’a hediye edilmiştir ve Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi’nde korunmaktadır. 

Padişahın içme suyunun taşındığı mataraların bu formda yapılmış olanlarına 1560’lardan başlayarak Osmanlı minyatürlerinde rastlıyoruz. Çuhadar Ağa’nın elinde taşınırken resmedilen mataraların 16. Yüzyıl sonundan başlayarak değişik biçimde yapılmış olanlarını da görmekteyiz. Bunlardan biri, Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Bölümü’nde yer alan Murassa Altın Necef Mataradır. (Altta)

ALTIN
Nargile

Van Valisi Mustafa Paşa’ya ait olan nargilenin armut biçiminde gövdesi, seri, ateşliği, emziği altındır. Seri üzerinde üç boyutlu yaprak dizileri arasında inciden salkımlar ve firuzeler yer alır. Marpucu altın tellerle sarılmış, uçlarında altın üzerine mineli bilezikler vardır. Ağızlığı sarı kehribardır.

Mustafa Paşa, Kapıcıbaşılık, Sipahiler Ağalığı ve Beylerbeylik gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Trabzon Valisi iken İran Savaşlarına katılmış, Erdebil ve Van Valisi olmuştur. Patrona Halil İsyanı’ndan sonra asiler tarafından sadrazam yapılmak istenmiş ama isyan bastırılıp elebaşları öldürülünce bu gerçekleşmemiştir. Mustafa Paşa, 163,’da Revan’da ölmüştür.

ALTIN
Şerbet Kupası

Kupa ve tabağı, dönemin gümüş, Bohem cam ve mineli tatlı hokkalarının formundadır. Kapak tepesinde 13 adet değişik kesimli iri elmas yer alır. Bu formun en güzel örneklerinden biri de Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan’a ait, kapağı büyük kök inci, elmas, yakut ve zümrütle süslü, Bohem kristalden yapılmış kupadır.

ALTIN
Kandil Askısı

Çiçeklik formunda olan Altın Kandil Askısı’nın bütün parçaları altından yapılmıştır. Üçer adet Rokoko tarzı yaprak ve girlanddan, altın kürelerden oluşan sallantıları vardır. Askının gövdesi ajurlu ve dibi kandil yerleştirecek biçimde açıktır.

MİNELİ
Altın Tatlı Takımı

Tepsi, iki kupa, bir hokka ve üç kaşıktan oluşan Tatlı Takımı, altın üzerine çok renkli champleve ve guilloche mine altın yaldızla çiçek desenlidir. Kupa ve hokkaların tepesi yedişer adet elmasla süslüdür. Tepsinin altı kadife kaplıdır.

Osmanlı pazarları için Avrupalıların ürettikleri mineli eserlere benzeyen takım, birçok ayrıntısından dolayı İstanbul’da yapılmış gibi görünmektedir. 

Takım, Osmanlı günlük yaşamında önemli bir yeri olan tatlı-şerbet ikramı için üretilmiş örneklerden biridir. Genellikle kahve ve tütün çubuğu ile birlikte sunulan tatlılar için ayrıca kaşıklar da bulundurulurdu.

ALTIN
Sakal-ı Şerif Mahfazası

Dikdörtgen kutu biçimindeki Altın Sakal-ı Şerif Mahfazası, kilit ve zinciri de dahil tamamen altındır. Yüzeyler, bezemesizdir. İçinde daha geç döneme ait, üzerinde “Allah, Muhammed” yazan minik bohçalar vardır. Bu yeşil zeminli bohçalara sarılmış, silindir biçiminde, başları altın bir şişede Hz. Muhammed’in sakalından bir kıl görünmektedir. 

Cami, dergah, türbe ve saraylarda olduğu gibi bazı zengin konaklarında da Sakal-ı Şerif (Lihye-i Saadet) odası ya da köşesi olarak ayrılmış mekanlar olurdu. Dini günlerde bu mekanlar büyük bir saygıyla ziyaret edilir, dua okunurdu.

MURASSA
Altın Gülabdan-Buhurdan

Sultan Abdülmecid’in (1839-1861) kızı Cemile Sultan’a ait olan bu eser, bütünüyle altındır. Üzeri yer yer açık yeşil minelidir. Gövde ve kapak üzerileri elmaslı dal ve çiçeklerle süslüdür. Yuvarlak kaidelerinde kazıma talik hatla “Abdülhamid Han kerimelerinden Cemile cariyelerinin utbe-i Hazret-i risalet penahilerine acizane takdimesidir sene 1303 (1885)” yazılıdır.

 

Cemile Sultan, Sultan Abdülmecid’in 3. Karısı Düzdidil’den 1843’te doğmuş ve Mahmud Celalettin Paşa ile evlenmiştir. Sultan II. Abdülhamid’in tahta geçmesinde başrolü oynayan Mahmud Celalattin Paşa’yı Abdülhamid, daha sonraları Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutarak Taif’e sürmüş ve boğdurmuştur. Uzun bir dargınlıktan sonra kardeşi Abdülhamid’le barışan Cemile Sultan, çocuklarının ve kocasının ölümünden sonra inzivaya çekilmiş ve 1915’te ölmüştür.

ALTIN
Mum Makasları

Ağızları kutu şeklinde kapanacak biçimde yapılmış, sapları boğumludur. Şamdanlarda mum söndürülürken çevreye is kokularının yayılmasını önlemek için fitiller bu makaslarla boğulurdu.

ALTIN
Kandil Askısı

Sultan III. Selim’in (1789-1807) annesi Mihrişah Valide Sultan’a ait olan Murassa Altın Kandil Askısı, ağzı dar, şişkin gövdeli armut biçiminde boğumludur. Tepeliği, zinciri, çengeli ve kulpları da altındır. Mat altın zeminler Rokoko tarzında hafif kabartma süslemelidir. Bu zeminler üzerinde elmaslı çiçek, yaprak ve çizgi motifleri yer alır. İncili bir püskülü vardır. Eserin omzunu çeviren elmaslı bordürün içinde talik hatla Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan’ın adı ve 1207 (1792) tarihi kazınmıştır.

Mihrişah Sultan, Sultan III. Mustafa’nın (1757-1774) başkadınıdır. Çok hayırsever bir insan olan Mihrişah Sultan, birçok okul, cami ve sebil yaptırmış; bunlara vakıfta bulunmuş ve 1805’te ölmüştür.

GENEL BAKIŞ

TAHT

Altın Bayram Tahtı, klasik Osmanlı taht formunda ceviz üzerine toplam 250 kg ağırlıkta kalın altın plaklarla kaplıdır. Üzerinde altın yuvalı 954 zebercet yer alır. 19. Yüzyıla ait sırma işlemeli bir minderi vardır. Eser, Sultan III. Murad’a (1514-1595), Mısır Valisi İbrahim Paşa tarafından, padişahın kızı Ayşe Sultan ile evlenmesi dolayısıyla hediye edilmiştir (1581). Tahtın tam olarak tasvir edildiği resimlere ilk defa Sultan III. Mustafa (1757-1774) döneminden itibaren rastlanır.

Osmanlı’da çok daha erken dönemlerde altın taht kullanıldığını çeşitli kaynaklarda görüyoruz. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman, Mohaç ve Zigetvar seferlerinde, Sultan III. Ahmed (1703-1716) şehzadelerinin sünnet şenlikleri sırasında Otağ-ı Hümayunlarda (Padişah Çadırı) altın tahtlarda otururken resmedilmişlerdir. 
 

Bu bilgiler bize padişahların yalnızca saray ve köşklerinde değil, çadırlarında da altın tat kullandıklarını gösterir. Özellikle seferlerde daha sade tahtlar da kullanılmıştır. Tahta oturmak, hükümranlığın en eski kanıtı ve simgesi olarak kabul edilir. Osmanlı sarayında da en görkemli törenler cülûslar için yapılanlardı. 16. Yüzyıldan başlayarak tahta çıkma merasimlerinde kullanılmış olan taht, aynı zamanda bayramlaşma törenlerinde de kullanıldığı için Bayram Tahtı adıyla anılır. Bu altın tahtta en son cülûs töreni 4 Temmuz 1918’de Sultan Vahdeddin (1918-1922) için düzenlenmiştir. 
 

MURASSA
Altın Şamdan

Her biri 48 kg ağırlığında altından bir çift olarak yapılmış olan Murassa Altın Şamdanlar, yuvarlar bir kaide üzerinde kıvrımlardan oluşan üçayak üstünde yükselir. Gövde üzerinde elmaslar çevrili madalyonlar içinde altın kabartma olarak Sultan Abdülmecid’in (1839-1861) tuğrası ve Hz. Muhammed’in kabrine vakfettiğine dair yazı yer alır. 

Osmanlılar yüzyıllar boyunca Mekke ve Medine’ye pek çok değerli eşya ve para göndermişlerdir. Sürre Alayı ile gönderilen birçok eser Hz. Muhammed’in Medine’deki kabrini adeta bir hazineye çevirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Medine’nin boşaltılmasına karar verilmiş (1917), yağmadan korumak amacıyla birçok değerli değerli eşya ve mücevher, Hicaz muhafızı Fahrettin Paşa tarafından İstanbul’a gönderilmiştir. Burada sunduğumuz Murassa Altın Şamdan da bunlardan biridir.

ALTIN
Şamdan

Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya aittir ve tamamen altından yapılmış havan şamdan denilen formdadır. Omuz ve gövdesinde Rokoko tarzı hafif kabartma süsler vardır. Alt kısmında mat zeminli madalyon içinde sülüs yazı ile “Vali-i Mısır Mehmed Ali 1228” yazılıdır (1813).

 

Mehmed Ali Paşa 1769’da Kavala’da (bugünkü Yunan Makedonyası) doğmuştur. 1805’te Mısır’a vali olarak atanan Kvalalı Mehmed Ali Paşa, 1848’de Kahire’de ölmüştür. Uzun yıllar valilik yapan ve düzenli bir ordu kuran Kavalalı, Osmanlı tarihinin en güçlü isyanını çıkarmıştır. Sultan II. Mahmud (1807-1839) 1883’de Mehmed Ali Paşa ile Kütahya Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştır. Bu antlaşma ile Osmanlılar ilk kez bir valiye yedi eyaletin yönetimini birden vermiş; Sultan Abdülmecid tahta geçince Mustafa Reşid Paşa’nın olağanüstü diplomatik başarısıyla 1841 yılında Mısır yeniden Osmanlı imparatorluğuna bağlanmıştır.

Kuşkusuz son derece zengin bir hazinesi olan Mehmed Ali Paşa, bu altın şamdanlara benzer pek çok değerli eşya ve paraya sahipti. Bu bir çift şamdan da Medine’den geri gelen eserlerdendir.

MURASSA
Kur'an Kabı

Murassa Ku’an Kabı’nın ön ve arka kapağı, sertabı, mıklebi açık yeşimdendir. Dış yüzeyler klasik Osmanlı kitap kapları tarzında düzenlenmiştir. Bükümlü altın tellerle oluşturulan şema üzerinde değişik kesimli ve altın yuvalı zümrüt ve yakutlar yer alır. İç yüzeyler ince altın ajur ve savat süslemelidir. Sırt ve diğer bağlantılar altın zincir işidir. Bu eserin sırt zinciri, Sertap bağlantıları, iç kısımdaki ince zarif işçilik, savat uygulanışındaki beceri, kullanılan teknikler ve motifler gibi özellikler, 16. Yüzyıl sonlarından 1606 yılına kadar Saray Başkuyumcusu olan Mehmed bin İmad adlı ustanın, Sultan III. Murad Divanı’nın Kabı ve Hırka-i Saadet Sandukası gibi eserleriyle benzerlik göstermektedir. 
 

Sırtın dış yüzünün ortasında sonradan konmuş altın paftada sülüs yazı ile “Vakfı Enver Paşa Nazır-ül Harbiye Hadim-ül İslamiyye” yazılıdır. 16. yüzyıla ait olan bu eser, Sultan Reşad’ın (1909-1918) yeğeni Naciye Sultan ile evlenerek saraya damat olan Enver Paşa’ya verilmiş ve kendisi tarafından Medine’de Hz. Muhammed’in kabrine vakfedilmiştir. 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a gönderilen eserlerdendir (1916). 

ALTIN
Tatlı Hokkası

Altından kadeh biçiminde ve kapaklı Tatlı Hokkası’nın gövde ve kapağı üzerinde iri elmas ve yakutlarla süslü bitkisel motifli paftalar yer alır. Kapak tepesinde oldukça büyük bir elmas vardır.

MURASSA
Altın Kaplı Kur'an

Baştan iki sayfası tezhibli olan Murassa Altın Kaplı Kur’an’ın ketebesi ve tarihi yoktur. Nesih hatla ayzılmıştır. Altın kabının dış yüzleri Osmanlı kitap ciltleri şemasında yerleştirilmiş, salbekli şemse, köşebent ve kartuşların üzeri altın oyma çiçek süslemelidir. Boşluklar firuzekari (firuze işi) dolguludur. Bütün yüzeyler ayrıca yakut, zümrüt ve firuze taşlarla bezelidir. Mıkleb ve Sertab bağlantıları altın zincir örme, sırtı yaldızlı deri ve kapak iç yüzleri altın ajur işidir. 

MİNELİ
Altın Kaplı Kur'an

Baştan dört sayfası, besmele ve duraklar tezhibli olan Mineli Altın Kaplı Kur’an, Magribi (Kuzey Afrika) hatla yazılmıştır. Baş sayfasında Sultan I. Mahmud’un (1730-1754) mührü basılıdır. Kabı tamamen altın ve dış yüzde Osmanlı ciltleri şemasında yerleştirilmiş, şemse salbek, köşebent ve bordürler üzeri çok renkli minelidir. Sertab ve sırtında da aynı bezeme vardır. Kapak içleri kırmızı ipek kumaşla kaplıdır. Altın yüzeylerdeki birçok bezeme ayrıntısı, 16. Yüzyıla ait bu eserin Avrupa kökenli bir sanatçı tarafından İstanbul’da yapılmış olabileceğini düşündürmektedir. Kitap daha sonra Sultan I. Mahmud’un koleksiyonuna girmiş olmalıdır. 

ALTIN
Leğen ve İbrik

Sultan II. Abdülhamid’e (1876-1909) ait olan Altın Leğen-İbrik’in yüzeyleri Rokoko tarzı hafif kabartma ve kazıma ile bitki desenlidir. İbrik kapağı ve kulbu rölyeflidir. Leğen ve ibrik üzerinde arma biçiminde Sultan II. Abdülhamid’in tuğraları yer alır. Bu eser, Sultan II. Abdülhamid’e 25. Saltanat yıldönümünde Fransa’dan hediye edilmiştir. Leğen içinde ajurlu bir süzgeç vardır. Ayrıca bu takıma ait üç ayaklı sehpa da altındır. 

MURASSA
Altın Ayna Mahfazası

Sapı koyu yeşil yeşimden Murassa Altın Ayna Mahfazası’nın formu, 16. Yüzyıl sonları ve 17. Yüzyılın ilk yarısına ait kumaşlarda çok kullanılan, yelpazeli denile stilize karanfil formundadır. Hafif kabartma çiçek ve Rumili altın zemine yüksek kabartma çiçekler ve yeşim paftalar yerleştirilmiştir. Tepesinde altın bir hilal, sapın iki yanında ağızlarında birer zümrüt olan ejder başlı raptiyeler yer alır. Sapın, yeşim paftaların ve kabartma çiçeklerin üzeri yakut ve zümrütlerle süslüdür. Cam aynası günümüze gelmeyen mahfazanın arka yüz çemberi de altın ve üzeri bir sıra yakutludur.

MURASSA
Yazı Çekmecesi

Dikdörtgen biçiminde olan çekmece, dört adet yüksekçe ayak üstüne oturan eserin bütün dış yüzleri altın zemine yerleştirilmiş yeşim paftalarla kaplıdır. Bu paftaların üzeri altın yuvalı iri zümrüt ve yakutlarla bezelidir. Kutunun iç yüzeyleri kazıma desenli altın plaka ile tamamen kaplanmıştır. İki mürekkep hokkası da altın olup kapaklarının üzeri ince savat işi ve yakutlarla süslüdür. Kapağı iki altın zincir tutmaktadır. 

MURASSA
Yelpaze

Beyaz kaz ve tavus tüylerinden yapılmış olan Murassa Yelpaze’nin alt kısmında yaldızla süslü karton tabakaların üzerindeki tüyler kırmızı boyalıdır. Her iki yüzde tabakaların ve tüylerin tutturulduğu palmet biçiminde altın bir levha vardır. Altın levhanın üzeri iri elmaslı kıvrımsal ve çiçek motifleriyle süslüdür. Bu elmaslı bezemenin ortasında büyük bir zebercet yer alır. Yelpazenin sapı da altın, sapın ucu ise elmaslıdır. Serinlemek için kullanmanın yanında özellikle hanımların şıklığını tamamlayan bu yelpazelerin en pahalıları kuşkusuz saray için yapılanlardı.

ALTIN
Mühür Keseleri

Çanta biçiminde altın zincir örme olanların ağız çemberlerinde ve zincir sürgüsünde elmas dizileri yer alır. Kesenin bir yüzünde altın plakada Sultan II. Abdülhamid’in tuğrası vardır.  Torba biçiminde altın örme olanların ağız kısmındaki minik halkaların üzeri kırıntı elmaslıdır. Zincir ucunda ve dibinde meşe palamutu şeklinde birer altın süs vardır. Özellikle padişahların mühürleri, daha çok yüzük şeklinde parmakta taşınıyordu. Daha sonra atlas keseler içinde boyunda asılı olarak taşınmıştır. Burada görülen keseler, hanım mühürleri için yapılmış geç döneme ait örneklerdendir.

© 2017 Lcn TuvART Kültür ve Sanat Sitesi - Tüm Hakları Saklıdır.