RÖPORTAJ

Prof. Dr. Engin Beksaç

'Sanat Tarihi aslında kendi kendisi ile hesaplaşma sürecine girmiş bir araştırma alanı.
Yeniliklere ayak uydurduğu sürece önemli katkılar yapar.'

" Bu eğitimin gecikmesi ne mi yapar? 

  Ulusların ve toplumların başkalarına tutsaklığını kolaylaştırır."

TuvART:     

Merhabalar Engin Hocam, TuvART'taki söyleşimize hoş geldiniz. 

Sizinle konuştuğumuza göre şöyle bir yol izleyeceğiz: Öne çıkan kültür merkezlerimizi tek tek sanat tarihi açısından inceleyip diğer kültürlerle bağını, devam eden etkilerini, yok oluş süreçlerini irdeleyeceğiz. Ancak TuvART'ta ilk sohbetimiz olması sebebiyle genel bir başlangıç yapalım isterim. Elbette öncelikle alanınızla başlamak isterim. Sanat Tarihi neden önemlidir? Sanat Tarihinin uluslararası devlet politikasına katkıları size göre neler olabilir?


Prof. Dr. Engin Beksaç : 

Sanat Tarihi aslında kendi kendisi ile hesaplaşma sürecine girmiş bir araştırma alanı. Yeniliklere ayak uydurduğu sürece önemli katkılar yapan, fakat bunu başaramadığı zaman da kendisini tekrarlamaktan öte gidemeyen ve basmakalıp laf salataları üreten yazılarla dolan bir sahadır.
 

Sanat Tarihi son süreçlerde önemli bir yenilenme aşamasına girmişse de bu yenilenmenin ülkemizde uygulandığını söylemek zordur. 
 

Görsel Kültür tüm atılımlarıyla sahayı doldurmaya başlamıştır. Aslında Görsel Kültür, Sanat Tarihi'nin temelidir. Bunu ister istemez, Sanat Tarihçi olarak kendisini tanıtan herkes gelişen zaman içinde kabul etmeye mecbur olacaktır.
 

Sanat Tarihi sözcük oluşumu itibariyle her ne kadar Tarih sözcüğünü taşımış olsa da aslında Tarih alanı ile bütünleşen bir olgu da değildir.
 

Tarih, Sanat Tarihçi için sadece belirli zamanlarda kronik destekler almak için başvurulan bir alt disiplindir.  Aslında Sanat Tarihi görsel olanın en rafine biçimde ortaya konduğu son olgu olan sanatsal yaratı ile ilgilendiği için Felsefe, Antropoloji ve Din ile çok daha yakından ilgilidir.  Bu noktada iletişim olgusunu da unutmamak gerekir. Sanat Tarihi, Tarih gibi işlev gören bir alan da hiç değildir. Sanat Tarihi görsel olanın görsel kimliğini çözen, fakat sözel veya sözel olmayan söylemle bunu bağdaştıran çok nadir çalışma alanlarından biridir. Aslında dil ve etnik olgu bariyerlerini aşan evrensel ve üst düzeyli insancıl bir kimliği vardır.  Bu nedenle de ulusal olduğu kadar uluslar arası bir rol oynar. 
 

Sosyal Bilimlerin temel alanlarından biridir. Fakat üst düzeyde, iyice evrimleşmiş bir bilinç gerektirir. İyi bir kültürel ve sosyal birikim gerektirir.  Bu nedenle birçok kişi kendilerini Sanat Tarihçi olarak tanımlasa da onlara aslında Sanat Tarihçi demek zordur.
 

Sanat Tarihi eğitim ve ekonomik düzeyi yüksek toplumların ve hatta aristokratik bir oluşumun ilgi duyduğu bir alan gibi görülmek istense de aslında iyi eğitilmiş ve evrimleşmiş bir bilince ulaşmış toplulukların ilgi duyarak algılayabileceği bir alandır.

Sanat Tarihi bu oluşumuyla en basit topluluklardan en karmaşık topluluklara kadar işlev gören bir niteliğe haizdir. Bunun için de evrensel bir güç oluşturarak, toplumlar arasında kolaylıkla iletişim sağlar.

 

Sanat Tarihi insancıl yönü ağır basan bir niteliğe haiz olduğu için savaşların değil; barışların, uzlaşmaların yanında olan bir disiplindir. Fakat bir o kadar da kültürel saldırganlığa karşı durabilme yeteneğine haizdir.  Bu durum Sanat Tarihinin en önemli ikilemidir.  Sanat Tarihi aslında ideolojik mücadelelerin en güzel yansıdığı ve bu mücadeleyi de en güzel biçimde verebilme yetisine sahiptir. Bu nedenle Sanat Tarihini gerçekten iyi tanıyan ve Sanat Tarihini gerçek anlamda bilen bir kişi söylediklerimi daha iyi anlar.

TuvART:    Sanat Tarihi, genelde kütüphane araştırmacıları için gerekli bir çalışma alanıymış gibi bir düşünce var insanımızda. Oysaki Sanat Tarihi, sokaktaki vatandaşa dahi doğrudan çok değerli bir bakış açısı katabilir. Siyaset gibi köpük seviyede, gel-geç bilgiler de değil üstelik. Dolayısıyla Sanat Tarihini yaşamın içine dâhil edebilmek için sizce neler yapılmalıdır? Ya da yapmalıyız? Toplumun genel bakış açısının zenginleşmesini sağlamak adına bu çalışmanın zaman açısından önemi nedir? Yani dâhil etme süreci uzadıkça, toplum olarak neler kaybederiz?

Prof. Dr. Engin Beksaç :    

Sanat Tarihi aslında yaşayan bir disiplindir. Sanıldığı gibi kütüphane raflarına da sıkışmamıştır. Böyle düşünmek Sanat Tarihini başka disiplinlerle karıştırma sonucu oluşmuş bir şeydir. Yoksa gerçek anlamda işlev gören Sanat Tarihi her an, her dakika kitlelere ulaşabilen ve sayfalardan dışarı taşan bir kimliğe sahiptir. Bu bir uygulama meselesidir. Sanat Tarihinin temel unsuru olan Sanat Yapıtı, daima var olan bir olgudur.  Bu nedenle onu ele alan Sanat Tarihi de sadece sayfalarla sınırlı kalan bir olgu değildir. 
 

Fakat daha önce de belirttiğim gibi Sanat Tarihi iyi bir eğitim istediği için kitlelerin eğitimi tamamlanmadıkça işlevini tam olarak yerine getiremeyecektir.  Bu eğitim sözcüğünden kastettiğim sadece bireylerin kendi egolarıyla sınırlı kalan bir eğitim değil, kitlelerin kitlesel eğitimi olarak algılanması gereken bir husustur.
 

Çünkü eğitim kavramı göreceli bir niteliğe sahiptir.  Bireyin kendisini ve kendi egosunu şişirmek için yaptığı eğitim değildir bu.  Bu ulusların ve kitlelerin yönlendiricisi olan ve kendi kimliklerini belirleyen ve savunan bir eğitimdir.  Şu andaki ortamda sözüm ona eğitimli olarak kendisini lanse eden, fakat aslında hiçbir şey ifade etmeyen basmakalıp bir olgu olan ama eğitim olarak tanımlanan kavramın eğitimle ilişkisi yoktur.
 

Çağımızda her şey o kadar kolaylaştı ki... Basmakalıp bir reklam merakı saygı sınırlarını da aştı.  Birey kendisini tatmin için komik bir reklamasyona başladı. Bu eğitim değildir. Bu sadece bir komedinin alt sahnelerinden biri olarak ele alınmalıdır.
 

Adam bambaşka alanda ezberlemeye tabi tutulmuş. Eğitilmiş demiyorum. Çünkü gerçekten eğitimli olsaydı başkalarının bilgisine saygı duymayı da öğrenirdi. Bu maalesef artık yok. Bu nedenle her aklına gelene saldıran ve bundan da maddi ve manevi anlamda çıkar sağlamaya çalışan kişilere eğitimli diyemiyorum.  Yurt dışında okumak veya yabancı dil bilmek de bir eğitimli olma anlamı taşımaz.  Eğitimli olmak bambaşka bir şeydir.
 

İşte layıkıyla yapılan Sanat Tarihi bu eğitimi verebilecek nadir disiplinlerden biridir.  Ama layıkıyla yapılan bir Sanat Tarihi olarak algılayın bu kavramı.
 

Bu eğitimin gecikmesi ne mi yapar? 

Ulusların ve toplumların başkalarına tutsaklığını kolaylaştırır. Kültürel Emperyalizme karşı durmamızı engeller ve hatta tamamen ortadan kaldırır. 

 

Bu nedenle Görsel Kültür daha aktif ve amacı belli bir disiplin olarak Sanat Tarihinin yerine geçmeye başladı.  Çok yakın bir gelecekte, 18.  yüzyıl başlarının  yani Avrupa Aydınlanma Çağı'nın bir yaratısı olan ve aslında bilinçsiz kişilerin elinde kime hizmet ettiği bile belli olmayan bir niteliğe bürünen şekliyle Sanat Tarihi artık tarihi kayıtlarda kalmış olan diğer birçok disiplinin yanındaki yerini alacaktır.  Bu belki de Kültürel Aydınlanma ve Kültürel Direniş açısından da daha iyi olacaktır kanısındayım.
 

Bu noktada bu dönüşümlerin uzaması aslında göz ardı etmeye çabaladığımız birçok tehlikenin çok daha çabuk karşımıza çıkmasına ve hatta ulusal kimliğimizin de çok daha çabuk alt edilmesine neden olacaktır.

" Sanat Tarihçinin her şeyden önce insan olmayı bilmesi gerekir.  
  Yani kendini her şeyin üstünde ve kendi söylediklerini kanun olduğu kanısından uzak olması gerekir."

TuvART:     

Geçmişten bugüne kadar medeniyetlerden yaşamımıza dâhil olan alışkanlıklar, korkular, hatta beğeniler Sanat Tarihi ile anlam kazanıyor. Sanat Tarihçisinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Sizce geçmişi güçlü bir şekilde algılayıp topluma yorumlayabilmek için bir Sanat Tarihçinin olmazsa olmazları nelerdir?


Prof. Dr. Engin Beksaç : 

Sanat Tarihçinin her şeyden önce insan olmayı bilmesi gerekir. Yani kendini her şeyin üstünde ve kendi söylediklerini kanun olduğu kanısından uzak olması gerekir. Daha sonra da şımarmaması gerekir.  Unvan ve alkış sarhoşluğuna kapılmak da tüm diğer bilim dalları gibi en büyük olmazlardan biridir.
 

Sanat Tarihi her şeyden önce iyi bir analiz yeteneği ve iyi bir yorumlayabilme becerisi gerektirir.  Bunlar yoksa yapılan Sanat Tarihi değil ekfrastik bir sunum veya tarihsel bir romandır.
 

Bunlar ardından mesleki olgular gelir.  İyi eğitimli olmak çok ama çok önemlidir. Bu iyi kolejlerde veya pahallı okullarda okumak anlamında algılanmasın. 
 

Aileden veya toplumdan gelen bir hasleti ifade etmek için kullanılmış bir ifadedir. Çünkü sizin geldiğiniz çevre ne olursa olsun okuduğunuz okullar sizi değiştiremez.  Sizi siz yapan, sizin çevreniz ve içinde varlık bulduğunuz ortamdır.
 

Dünyayı tarafsız bir gözle algılayıp yansıtabilmek de çok önemlidir.  Tabii ki duracağı yeri bilmek de üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biridir. Bu da sizi var eden ortamın size verdiği bir haslettir.  Gerisi teferruattır. Fakat bu teferruatlara sahip olabilmek de gerçekten iyi eğitimli bir bilince sahip olmadan hiçbir işe yaramaz.

TuvART:    Elbette bir de "aidiyet" konusu var. Bilim adamları, başka ülkelerde, ülke çıkarları için çalışmaktan onur duyabiliyor. Ancak bizde ülke ve millet çıkarlarına menfaat sağlayacak çalışmalar yürütebilmek neredeyse akıntıya kürek çekmek gibi bir şey. Özellikle Sanat Tarihinde bu durum varlığını daha da fazla hissettiriyor diyebiliriz. Bu sebeple Sanat Tarihçilerimizin çilelerini bilen biri olarak, sizden bu konuya ışık tutmanızı rica edebilir miyim? Şimdiden ödevlerimizi not almış olalım isterim. Sanat Tarihçisinin bilimsel çalışmalarını yürütebilmesi için gerekli resmi koşulların asgari seviyesi ve şekli nasıl olmalıdır?

Prof. Dr. Engin Beksaç :    

Sanat Tarihi aslında pahalı bir alandır.  Tam anlamıyla oluşturulmuş iyi bir çalışma ortamı ve maddi imkânları olabildiğince iyi oluşturulmuş bir ortamda çalışmayı gerektirir. Bu olanaklara bağlı bir durum olsa bile öz veriyle aşılmaya çalışılır. Fakat bu öz verenin sınırını belirleyebilmek Sanat Tarihçi için önem taşır.  İşte bu sınır meselesi birçok kişinin kime hizmet ettiğini bilemediğimiz yönlere gitmesine neden olmuştur.

Sanat Tarihi disiplini kapsamında asgarinin belirlenmesi aslında bireyin kendi öz benlikçiliğine göre değişim gösterebilen bir durum arz eder. Bu nedenle de aslında gereken maddi imkânların ve manevi desteklerim karşılanmış olması bağımsız ve başka çevrelere tutsak olmayan bir araştırmacı oluşumu için şarttır.

TuvART:    Sanat Tarihi ile geçmişin sırlı kapıları arasında dolaşıyorsunuz. Güçlü bir dikkat ve bilgi birikimi ile elbette bakışınızı, düşünce biçiminizi eğittiniz. Ancak o kadar devasa bir maziden, o kadar renkli bir dünyadan bahsediyoruz ki... Geçmişi gün ışığına çıkarmak adına yapmış olduğunuz çalışmalarda mesela bir kazı esnasında orada hiç olmaması gereken bir materyal buldunuz. Bunu nasıl açıklayacağınızı bilmiyorsunuz hem kendinize, hem ekibinize. Bu tür durumlarda ne yapıyorsunuz? Örneğin benim işim çok kolay, aklım karışınca hemen sizi arıyorum. Soruyorum. Eksik olmayın, detaylı bir şekilde beni bilgilerinizle aydınlatıyorsunuz. Ama gerçekten çok merak ediyorum. Böylesine yığın üstüne yığın dolu mazinin üstesinden gelirken, takıldığınız noktalarda ne yapıyorsunuz? Bir bilim adamı olarak geçmişe dair bulguları, nasıl köklü bir şekilde oluşturuyorsunuz?

Prof. Dr. Engin Beksaç :    

Karşılaştırmaya gidiyoruz. Diğer benzerleri veya yakın oluşumlar veya olguları devreye sokuyoruz. Tabii ki bir de alışkanlıklar ve tanışıklık konusu var.  Bu aslında zamanla kazanılan bir durum.  Bunun dışında sürekli araştırıp, soruşturma durumu var ki bu da bilgi birikiminizi ve dolayısıyla da tanışıklığınızı pekiştiriyor.

TuvART:    Malzemeyi tanımak kadar kültürleri tanımak da işin ince noktalarından biri. Yani bir şey bulduk, bir şeye bakıyoruz ama... Mesela Batı bunu çok yapar. "Bilinmeyen bir uygarlığa ait", "Hiç bilinmeyen bir kültür" demeleri aslında malzemeyi buldular ama kültürden bihaberler, bu sebeple ne olduğunu anlamıyorlar demektir. Oysaki biz biliyoruz. Şimdilerde örneğin Pazırık Halısı, Ermenilere atfedilmeye çalışılıyor. Bu çapraşık konuların içinden bir gün bilim, alnının akıyla çıkabilir mi? Bilim insanı olarak siz, bu durumları genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Engin Beksaç :    

Ne yazık ki bu saçmalamalar her zaman, her ortamda karşılaşılan alışıldık bir durum.  Değişik güçlerin propaganda alanına dönüşen her ortamda karşılaşılan bir durum olduğu için bu gibi yorumları aslında ciddiye almamak gerekiyor. Bilim gerçek anlamda dürüst olur ve kimsenin yönlendirmesine maddi ve manevi anlamda ihtiyaç duymasa bu çapraşık dediğiniz fakat aslında hiç de çapraşık olmayan konulardan sıyrılacaktır. Bu gün bile bu olgu geçerlidir. Kimseye bağımlı değilseniz dürüst bir bilim insanı olur ve onun bunun borazancı başılığından kurtulursunuz. Önemli olan maddi ve manevi anlamda tutsak olmamaktan geçer.
 

Aslında birileri Ermeni halısı der, birileri de Türk Halısı. Önemli olan savunmayı ve tanıtmayı yapabilmekten geçer. Tabii ki her şeyden önce bağımsız olmak en önemli unsurdur. Ona buna bağımlı olan bilim insanı aslında bilim insanı değil bir tür tanıtma müdürü işlevine haizdir. Bu noktada işini bağımsız, korkusuz ve dürüst biçimde icra eden bir tanıtma müdürü de aslında tam karşıtı bir durumda bilim insanı kimliğine haiz olacaktır. Sosyal bilimlerde bu sınırı belirlemek çok zordur. Aslında diplomalar ve unvanlar da bilimselliğin göstergesi değildir. Bu nedenle gerçek bilim insanını tanımlamak da tanımak da tanıtmak da zordur.  Zamana ve mekâna göre bu değerlendirmeler değişik uygulamalar ve değişik yorumlar ister.

TuvART:    Sanat Tarihi ile maziye çok genel bir bakış atıldığında, ilk olarak göze çarpan unsurlar nelerdir hocam? Mesela güzellik kaygısı mı, korku mu, ortak yaşam mı, din mi, savaş mı? İnsanların bıraktığı izler size geçmişte çok kabaca neler olduğunu söylüyor? İnsanların geçmişte en güçlü yönü, size göre neydi?

Prof. Dr. Engin Beksaç :    

Aslında birçok kişi Sanat Tarihi'nin temel unsuru olan Sanat Eseri ve dahası, Sanat Eylemi’ni güzellik olarak görmek ister.  Ama aslında işin gerçeği bu değildir.  Güzellik kime göre, neye göre güzeldir?  Niçin güzeldir?
 

Bu toplumdan topluma, ortamdan ortama, zamandan zamana, mekândan mekâna değişen bir olgu ve yapay olarak yaratılmış bir kavramdır. Benim güzelim sizin için ne kadar güzeldir?
 

Sanatı sanat yapan kitleselliğinin birey ile dengesini sağlayan nedir? Böylesi sorular sizi farklı ufuklara taşıyacaktır.

Sanat olgusu aslında Görsel Kültür çerçevesinde çok daha iyi ifadesini bulan bir olgudur. Görsel olan yaşamın en önde gelen iletişim unsurudur.  Sanat da bir etkileşim ve iletişim yolu olup, sanat eseri de önemli bir iletişim ve etkileşim unsurudur.
 

Görsel Kültür disiplin olarak Kültürlerin Görsel Belleği terimini kullanır. Aslında işin gerçeği bu bellek tarafından şekillenen bir kimlik ve var olma sorunudur. 
 

Bu yönüyle de sanat insanın ve içinde varlık bulduğu toplulukların ve hatta toplulukların da içinde varlık bulduğu yaşam ortamının, çağın ve var oluş şeklinin nedenlerinin belki de en önemli algılayıcısı ve yönlendiricisidir.  Bu şekliyle sanat hem sevinci, hem de acıyı, hem cesareti, hem de korkuyu ve de tüm diğer insani ve kültürel unsurları kapsamına alırken ana birikimini oluşturan Görsel Bellekten beslenen bir etkileşim ve iletim aracı olarak işlev görmektedir.  Bu da güzellik teriminden çok etkileşim ve iletişim olarak ifade edilebilecek bir durumdur.
 

Eski toplum veya yeni toplumu birbirine üstün kılan bir şey de yoktur aslında. Önemli olan her dönemin kendi yaşam deneyimleri, çıkarttığı sonuçlar ve sunduğu veya çözümlediği farklı veya benzeşen kavramlar ve olgulardır.
 

İşte Sanat, bu kavram ve olguların ifade biçimi ve zamanı aşan, geçmişle şimdiyi ve şimdiyle geleceği ve aynı zamanda geçmişle geleceği bağlayan bir köprüdür. Sanat Tarihçi de aslında bu köprüde yürümesini bilen ve bu köprü üzerinde nasıl yürüneceğini ifade etme becerisine sahip olan kişidir.
 

Aslında geçmiş ve günümüz arasında bir güç farklılığı da yoktur. İnsan, her zaman insandır. Kültür de her zaman onun varlık bulmasını sağlayan ana yoldur. Sanat da bu ana yolun görsel ifadesi ve görsel ifade biçimidir
 

Ben çağlar arasında önemli bir güç farklılaşması olduğuna inanmıyorum. Önemli olan farklı farklı ortamlar ve farklı zaman olgusunda oluşumu kaçınılmaz olan farklılaşmalar,  bütünleşmeler ve dönüşümlerdir.  Bunlar da aslında eski ve yeni dediğimiz kavramların bir birine üstünlüğü veya astlığını ifade etmekten çok bir birini tamamlayışını göstermektedir. Bu nedenle de eskinin güçlü yönü veya güçlü yönleri şuydu diyebilmek son derecede güçtür.

TuvART:    Çok teşekkür ederim Engin Hocam. İlerleyen günlerde sohbetlerimize inşallah devam etmiş olacağız. Kültürlere tek tek bakarak, unsurlarını gözden geçireceğiz.  TuvART'a konuk olduğunuz için, bizi bilgilerinizle aydınlattığınız için var olun. Sevgiler.

Prof. Dr. Engin Beksaç :    

Bana bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.


Prof. Dr. Engin BEKSAÇ
Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Senatörü
Balkan Araştırmaları Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyelisi

Prof. Dr. Engin Beksaç

Biyografi - Kariyer

Prof. Dr. Engin Beksaç

Basından Haberler

© 2017 Lcn TuvART Kültür ve Sanat Sitesi - Tüm Hakları Saklıdır.