ŞEHİR REHBERİ

Türkiye'de ve diğer Türk Ellerinde yapılan gezileri farklı kılabilmek adına sizlere yardımcı olabilecek küçük bilgiler bu sayfalarda. 

Siz de kendi bölgenizdeki özel bir lezzet ya da tarih kokan yeri bize iletebilir, gezginlerimizin yolculuklarını daha nitelikli olmasını sağlayabilirsiniz.
Çünkü biz biliyoruz ki; her bölgede yaşayan kişiler, bulundukları yeri; turizmcilerden daha iyi bilmektedir. 

İSTANBUL

ALİ MUHİDDİN HACI BEKİR İstanbul’un en eski lokumcusu olan Hacı Bekir, İstiklal Caddesi’nde küçücük bir dükkanda çok uzun süre yaşadı. Çok eski zamanlarda Eminönü’ne ve şimdilerde farklı semtlere de şube açan eski şekerci Hacı Bekir, özellikle fıstıklı lokumu ile meşhur. Meşhur dediysek, İstanbul’da yaşayan; özellikle yeni yerleşmiş olanlar arasında fazlaca bilinmeyen bir yer. Çünkü Hacı Bekir, hiçbir yerde reklam yapmaz. Kendi halinde onu sevenlerle birlikte yaşar. Ancak seveninin çok olması sebebiyle yeni şubeler de açmaya devam etmektedir.Badem ezmesi, akide şekeri gibi eski lezzetlerine günümüz tatlarından olan profiterolu da eklemiş. Görünen o ki Hacı Bekir ailesinin elinin özel bir lezzeti var. Keza tarçınlı şekeri kadar profiterolü de ne kadar güzel yaptığını yediğiniz zaman anlayabileceksiniz.

ANADOLUHİSARI Boğaz’ın en dar yerini seçerek 1395 yılında bir kale inşa eden Yıldırım Beyazıd, Karadeniz üzerinde hakimiyet kurmak için yaptırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet, aynı mantıkla Rumeli Hisarı’nı inşa ederken Anadolu Hisarı’na dış surlar eklettirmiştir.Eskiden beri büyük bir stratejik öneme sahip olan Boğaz, bugün de tüm görkemiyle ilgi odağı olma özelliğini koruyor. İstanbul’un en gözde yerleşim yeri olan Boğaz’ın görkemli yalıları her iki yakada da etkileyici bir görüntü sergilemeye devam ediyor.Kadıköy ve Beşiktaş’tan kalkan özel deniz araçları sayesinde İstanbullular, günün neredeyse her saati Boğaz turu yapabilmektedir. Artık İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ortak çalışmalarla İDO tarafından da Boğaz gezileri yapılabilmektedir.Belki de Yıldırım Beyazıd’ın 1395 yılında ikinci kez kuşatma döneminde Beyazıd, Göksu Deresi’nin Boğaz’a döküldüğü yere bir kale yaptırmış. Diğer devletlerle süren savaşlar sebebiyle kuşatma yarıda bırakılmıştır.  Ancak torunu bu yarım kalan kuşatmayı, fetih ile tamamlamıştır. Yıllar sonra her iki yakada yer alan hisarları birbirinden ayırt edebilmek için halk arasında Anadolu Hisarı’na “Güzelce Hisar” da denmiştir. 

BALAT “Saray” anlamına gelen “Palation” kelimesinin bozulmuş bir hali olan Balat, İstanbul tarihinde İspanya’dan kovulan Yahudiler’e kucak açması ve onların mekânı olmasıyla özel bir yer almıştır. Bir insanlık dramı olan Engizisyondan kaçan Seferat Yahudileri, II. Bayezid tarafından yapılan davetle İstanbul’a gelmiştir. O zamandan 1950 yılına kadar da Musevi toplumu Balat ve civarlarında yaşamlarını sakince sürdürmüştür. İstanbul’un matbaayla tanışması da bu misafirleri aracılığıyla olmuştur. Sonra da İsrail’e göçmüşlerdir.  Semtin başlıca camisi Mimar Sinan’ın eseri olan Ferruh Kethûda Camii’dir. Camiden biraz ileride bulunan Rum Ortodoks Kilisesi olan ancak 1629 yılından beri Ermeni – Gregoryen toplumuna ibadet amacıyla verilen Surp Hreşdegabet Kilisesi de yine semtin önemli eserlerinden biridir. UNESCO’nun restorasyon projesi çerçevesinde fon aktarılan Balat’ta bugün bazı binalar elden geçirilerek çok renkli bir görünüm elde edildi. 

BAĞDAT CADDESİ İstanbullular arasında “Cadde” diye anılan Bağdat Caddesi, İstanbul Anadolu yakasının en gözde alışveriş ve sosyal hayat merkezidir. Kızıltoprak’tan başlayıp Maltepe Cevizli semt sınırlarında biten Cadde, her alanda kendini ispat etmiş en ünlü markaların buluştuğu bir adrestir. Eskiden Bizans imparatorluğu’nu Anadolu’ya bağlayan bir yol olduğu için o zamanlarda bile ticaret kervanları tarafından kullanılıyormuş. Osmanlı döneminde de ticari önemin yanı sıra bir de askeri öneme kavuşan Cadde, bugün, Kızıltoprak, Feneryolu, Selamiçeşme, Çiftehavuzlar, Göztepe, Caddebostan, Erenköy, Şaşkınbakkal, Suadiye ve Çatalçeşme’yi geçerek Bostancı’ya kadar uzanıyor. Caddenin adı ise IV. Murat dönemine dayanır. Düzenlenen Bağdat Seferi’nden zaferle dönen padişahın sefere çıktığı bu yolu herkes Bağdat Caddesi olarak anmaya başlamış.  Abdülhamit döneminde de zengin insanların bu civara yerleşmeye başlaması ile Cadde’nin sağı solu konak ve köşklerle donatılmaya başlanmış. Günümüze bu köşk ve evlerden çok azı ulaşabilmiştir. 

BAYLAN1950 ve 1960’lı yıllarda birçok edebiyatçıyı ağırlayan Beyoğlu Baylan’ın müdavimleri arasında Atilla İlhan, Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Orhan Duru, Ferit Edgü, Haldun Taner, Cemal Süreya, Peyami Safa, Orhan Kemal gibi isimler vardır.  Toplamda 40 kadar Baylan Müdavimi sayesinde edebiyatta “Baylancılar Akımı” da edebiyat tarihinde yerini almıştır. Kurucusu Filip Lenas’tır. Babasından sonra Avrupa tarzı pastaları Türk insanıyla buluşturan büyük evlat Harry Lenas olmuştur. Harry Lenas, uluslararası tatlı literatürüne girmiş olan “Kup Griye” yi icat eden kişidir. 2009 yılında el değiştiren Baylan, Bebek ve Kadıköy şubelerini de açarak yaşamına devam edip nefis çikolata ve pastalarıyla hayatımıza tat katmaya devam ediyor. Muvakkithane Caddesi No : 19 Kadıköyo216. 336 2881

BEBEK Semtin adının nereden geldiğine dair birçok rivayet vardır. Bunlardan biri, Fatih Sultan Mehmet’in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının lakabının Bebek olmasıyla ilgilidir. 
Aynı adı taşıyan bir de deniz koyuna koyuna sahip olan Bebek, aslında eski bir balıkçı köyüdür. Bugün ise Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden biri olan Boğaziçi’ye ev sahipliği yaptığı gibi ülkemizin zengin kesiminin de yaşadığı bir semttir. 
Rağbet gördüğü zamanlar ise III. Ahmed ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa dönemine rastlar. Başlangıç noktasının ise  burada Hümayünabad Sarayı’nı inşa edilmesi sayılabilir. Sonraları cami, okul, dükkânlar yapıldıkça semt, kalabalıklaşmaya başlamıştır. 
Önceleri yazlık olarak yaşanılan semt, zamanla güzel konaklar ve yalılarda senelik hayatın sürdürüldüğü bir yer olmaya başlamış. Ancak hızlı yerleşimin arttığı yakın dönemlerimizde çarpık kentleşmenin genel sorunu olarak “yeşilin yok edilmesi” sorunu Bebek’e de ne yazık ki olumsuz olarak yansımıştır. 
Yine de Bebek, ülkemizin nadide semtlerinden biri olmayı sürdürmektedir.

CİHANGİR İngiliz Guardian gazetesi tarafından “Dünyanın Yaşanacak En İyi Beş Yeri” arasında yer alan Cihangir Beyoğlu’na bağlı bir semttir. Adını Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlundan alır. Büyük oğlu Mustafa’yı katlinden sonra üzüntüsünden vefat eden Cihangir için Kanuni, bu semti onun adına inşa ettirmiştir.  Bugün de Cihangir, ünlü isimlerin yaşam noktası olmuştur.
Günlük yaşam sırasında da olsun ki kafe olsun ki bir kitapçıda hemen yanınızda bir ünlü Cihangir sakinini görebilirsiniz. Bunlar arasında Cihangir’le adı bütünleşen Sinan Çetin, Kenan İmirzalıoğlu ve Ayşegül Aldinç başta gelen ünlülerdir.
Ancak ünlülerinden çok daha sevilen “dik merdivenler” Cihangir’in yapı taşlarının belki de en güzelidir. Pencerelerden sarkan mutlu sardunyalar, sokak aralarından yüzünü gösteren bir tutam denizle birlikte huzurun resmini çizdiriyor günümüz ressamlarına.
Ağırlıklı olarak Rum mimarisi örneklerini görebileceğiniz ve semtin en işlek caddelerinden biri olan Sıraselviler, Taksim Meydanı’nı Tophane’ye bağlayan önemli bir caddedir.  Aynı zamanda bu cadde üzerinde eskiden Maksim Gazinosu olarak ve İstanbul’un da ilk sineması olan Majik’e de ev sahipliği yapmış olan Giuli Mongeri imzalı muhteşem binayı da barındırıyor. 
Semtin tarihi eserlerinin önde gelenlerinden olan Cihangir Camii, Mimar Sinan tarafından Kanuni Sultan Süleyman isteğiyle semte adını verdiği oğlu için inşa edilmiştir. 

ÇIRAĞAN SARAYI Beşiktaş ve Ortaköy arasında devasa bünyesinin yanı sıra gözkamaştıran güzelliğiyle herkesin dikkatini çeken saray, eskiden “Kazacıoğlu Bahçeleri” olaran anılan bir yermiş. Ancak daha yakın bir döneme gelindiğinde “Lale Devri”nin şen şakrak eğlencelerine mekân olması sebebiyle eski adını hatırlayan pek kalmamış. Eğlencenin olduğu kadar kültürün de ön plana çıktığı on sekizinci yüzyılda, Dolmabahçe Sarayı savaşla geçecek bir döneme hazırlık içinde olduğunu elbette bilmiyordu.
Savaşın tüm çirkinlikleri karşısında hiç olmazsa yıkılmamayı başaran saray, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından eşi Fatma Sultan için yaptırılmış. 
Artık “Çırağan Şenlikleri” diye halk arasında nam salan bitmek bilmez kutlamalar, Farsça ışık anlamına gelen “Çırağan” kelimesiyle sarayın bugünkü adına kavuşmasını sağlamıştır. 
İnkîlap tarihimizde de Meclis-i Mebusan Binası olarak kullanılan Çırağan, II. Abdülhamid’in büyük sanat koleksiyonlarından Rembrant ve Ayvazovski’nin eserlerini de duvarlarında ağırlamıştır.
Cumhuriyet Döneminde ise talihsiz birçok olay yaşaması sonrasında özel bir kanunla İstanbul Büyükşehir Belediyesi malı olarak yaşamını sürdürmeye başlamıştır. Belediye, 1987 yılında ilk restorasyon çalışmaları için ön araştırmalara başlamış ve uzun süren restorasyon işlemleri sonrasında 1990 yılında otel olarak hizmete açılmıştır. 1992 yılında ise saray olarak hizmet vermeye başlamıştır. 

HAYDARPAŞA GARI Alman mimarisiyle ele alınmış, İstanbul – Bağdat demiryolu hattının başlangıç istasyonu olan Haydarpaşa Garı, İstanbulluların hayatında bir istasyondan çok daha fazla bir anlam taşır. 
Yeşilçam filmlerinde, köyden şehre inen şaşkın insanların İstanbul’a bakıp, ağızlarının beş karış açık kaldığı yer tam da burasıdır.
İslam dünyasına hizmet adına II. Abdülhamit’in hayallerini süsleyen tren hattı, Müslümanlar için belki yeterli anlama sahip olmadı ancak Haydarpaşa Garı’nın değerini İstanbullular gerçekten de bildi diyebiliriz.  
Başına gelen talihsiz olaylar sebebiyle ayaklanan Haydarpaşa sevdalıları, bu binanın yıkılmaması için birçok eylem de yaptı. 
1908 gibi oldukça yakın bir tarihte yapılmış olmasına rağmen, halk tarafından fazlasıyla benimsenmiş olan bu yapı; şimdiki hükümetin nedense garezini kazanmış durumda. Yıkılması an meselesi olan gara İstanbullular özellikle ziyarette bulunur ve hatıra fotoğrafı çekerler, içleri acıyarak. 
Çünkü savaşların en kötü yanı, insanların hatıralarını canlı canlı yaşatan tarihi binaların yok olup gitmesidir. Ancak Haydarpaşa Garı’nın savaş kadar acımasız gözlere batıyor olması dileriz ki tümden yok olup gitmesine sebep olmaz. Bu söylenti de sadece bir kara bir ihtimal olarak Haydarpaşa Garı’nın mazisinde yer alır. 

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ Bir milyondan fazla eseri barındıran İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türkiye’nin müze olarak inşa edilen en eski binasıdır.  
Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç bağımsız binadan oluştuğu için bu adla anılmaktadır. 
Osmanlı’nın 1400lü yıllara kadar tarihi eser toplama alışkanlığı 1869 yılında ilk defa sistemli bir hal almıştır. 
Dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne 1992 yılında Avrupa Konseyi tarafından “Yılın Müzesi” unvanına layık görülmüş. 

 

İSMET BABA Baarbunya, çinakop, kalkan, kılıç, şiş, kofana, levrek, Lüfer, Mezgit, Palamut, Sardalya, Sarıkanat, Somon, Tekir, Torik, Uskumru denince…
Bir de Kuzguncuk’ta balık denince…
Akla ilk gelen yerdir İsmet Baba.
Balık çeşitlerinin yanı sıra beyin tava, börek, kalamar, soslu patlıcan, tereyağlı karides, yengeç bacağı ara sıcaklarıyla da misafirlerine bir lezzet şöleni sunmaktadır. 
Can Yücel’in en sevdiği mekânlardan biri olan İsmet Baba, salaş meyhane kültürünün en ünlüsüdür.
Her gün 12:oo – 24:oo arasında açık.
Çarşı caddesi No : 1 / A Kuzguncuk
0216. 553 1232

 
İSTİKLAL CADDESİ “Ben İstanbul’daydım” diyebilmek için en önemli, belki de ilk koşulu İstiklal Caddesi’nde yürümektir. 
Her yeri buram buram tarihle döşenmiş caddede sadece boydan boya sakin bir yürüyüş yapmak bile insana ayrı bir huzur, ayrı bir bakış açısı katmaktadır. 
Sayısız tarihi eserin içinde hangisini ziyaret edeceğinizi şaşırabilir, hangi kafede oturup dinleneceğinize karar veremeyebilirsiniz. Ancak İnci Pastanesi’nde mutlaka profiterol yiyin. Keza İnci Pastanesi’nin kaderi de Haydarpaşa Garı gibi… Tıpkı Emek Sineması’nın yaşadığı han gibi…
Tarih, ellerimizin arasından kayıp gitmeden, kapitalizmin hınçlı bitleri tarafından yenip tüketilmeden; mutlaka bu özel yerlere uğrayıp kendiniz için tarihten bir sayfa açın.

BOĞAZ  İstanbul’u İstanbul yapan özellik, tartışmasız olarak Boğaz’dır. 
Eski adını, Yunan mitolojisine dayalı bir olaydan alır. Zeus, karısının kıskançlıklarından çekinmektedir. Zeus’un eşi Hera, Zeus’un gözde rahibesi İo’yu ineğe çevirmiş. İo da Hera’nın gazabından kaçarak Boğaz’a gelmiş. Böylelikle inek anlamına gelen Bosphorus kelimesinden bir ad kalmış buraya; İnek Geçidi!
Ancak Türk Boğazları olarak anılmaya da uzun süre önce başlanmıştır.  Lozan Antlaşması ile birlikte Boğaz’ların tüm yasal hakları sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde kalmıştır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi gereğince, Boğazlardan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı geniş yetkilere sahiptir. Günümüzde İstanbul Boğazı kıyılarında Boğaz Komutanlığı yer almakta ve komutanlığa bağlı askeri gemiler Boğaz sularında demir atmaktadır. 
Eskiden Kız Kulesi’nin Osmanlı’da geçen gemilerden gümrük vergisi alındığı bilinmektedir. 
Dolmabahçe Sarayı, Ortaköy Cami, Boğaziçi Köprüsü, Rumeli ve Anadolu Hisarı, Balta Limanı, Beylerbeyi Sarayı, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Cami, Kanlıca, Mihrabat Korusu, İstinye, Bebek, Beşiktaş, Emirgan, Tarabya, Sarıyer, Çırağan, Kuzguncuk, Kandilli, Paşabahçe, Beykoz ve Anadolukavağı Boğaz resmini tamamlayan diğer muhteşem unsurlardır. 

BAKIRKÖY CUMHURİYET MEYDANI Fazla değil 15 – 20 yıl önce adı “Özgürlük Meydanı” olan meydan, İstanbul’un en özel yerlerinden biridir. Adı Özgürlük Meydanı iken, burada bir kürsü de yer almaktaydı. Kim ne isterse o kürsüye çıkıp söyleyebiliyordu. Yani yasaların, sınırların, cezaların bittiği yerdi Özgürlük Meydanı. 
Meydanın hemen girişindeki ışıklarda Trafik Polisi görevini üstlenmiş Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi hastalarını görebilirsiniz. Kiminin başında bir fotör, kimin başında bir poşet…
Meydandan aşağı doğru yürüdükçe esprisi azalan ama güzelliği daha da artan bir yer bulursunuz karşınızda. Bünyesinde en çok AVM bulunduran meydan Cumhuriyet Meydanı’dır. 
Carusel, Capacity, Town Center, Galeria hep bu meydanın ya içinde ya bitişiğinde kurulmuştur. 
Ermenilerle dostça yaşayan halk, günün geç saatlerine kadar sosyal yaşamını caddelerde sürdürür. 
Sanatın ve kültürün eskiden çok daha fazla aktif olduğu Bakırköy, meydanı ile müsemmadır. Bakırköy, İstanbul’un en özel yerlerinden biri olmasını kuşkusuz Özgürlük Meydanı’na borçludur.
Bugün ülkemizde, bu meydandaki özgür kürsünün eksikliği sanırım biraz daha fazla özlenir oldu. 

ÇEMBERLİTAŞ Konstantin Sütunu diye de bilinen Çemberlitaş, başkentin Roma’dan İstanbul’a alınması üzerine; İstanbul’un yedi tepesinden ikincisi olan mevkie, Konstantin tarafından bir sütun diktirilmiş.
Ancak zamanla birçok badire atlatan sütun, yangından siyahlaşması üzerine “Yanık Sütun” olarak da halk arasında anılmaya başlamış. 
Mermer başlığın on ikinci yüzyıla alttaki örme takviye kısmının ise on sekizinci yüzyıla ait olması bile sütunun hatırı sayılır daha birçok hazin olay yaşadığını anlatmaktadır.
Ana caddenin taş döşemeleri yaz aylarında bugünkü sakinlerine huzur verse de eskiden buradan biraz aşağı yüründüğünde gelinen meşhur meydanda yaşanan tatsız olaylar, sakince bu sokaklarda yaşayan eski binaların dış cephelerinde varlığı sürdürüyor gibi. Bu sokaklarda ve caddelerde yürüdüğünüz zaman içinize doğan garip hisle tanışmak sizi şaşırtabilir. Belki de bu tarihin yaşamdan elini hiçbir zaman çekmediğinin göstergesidir.
Sütunun karşısındaki gösterişsiz kapıdan içeri girince kendinizi 1584 yılında Mimar Sinan tarafından yapılan ve şehrin en iyi hamamlarından biri olan Çemberlitaş Hamamı’nda bulursunuz. Hamam, Sultan II. Selim’in eşi Nurbanu Sultan için inşa ettirilmiş. 
Çemberlitaş aslında İstanbul’u koruyan tılsımlı sütunlardan biridir. 

 

ÇİÇEK PASAJI Taksim’in içindeki ayrı dünyaların en neşelisi olan bu pasaj, ünlü ve sade vatandaşın bütünleştiği en özel mekânlardan biridir. Çünkü Çiçek Pasajı’nda herkes sıradan ve ismi cismi belirsiz “insan”dır sadece.
Şarkıların hep bir ağızdan söylendiği, kemanların olanca neşesiyle nidalar saçtığı, iddialı göbeklerin havalarda uçtuğu yerdir Çiçek Pasajı. 
Bir o kadar da oturup memleket meselelerinin konuşulduğu ağır mevzu masalarının yeridir. 
Banker Hıristaki Zoğrafos tarafından Mimar Cleantre Zanno’ya 1876 yılında yaptırılmıştır.  
On sekiz lüks daire, yirmi dört dükkânlı olarak Cite de Pera adıyla yaşamına başlayan pasaj, Sadrazam Küçük Said Paşa’nın 1908 yılında satın almasının ardından, Said Paşa Geçidi adıyla anılmaya başlamış. 
1930 yıllarında handa meyhanelerin açılmasıyla dönüşüm başlamış ve en son olarak  çiçek mezatının burada yapılmasıyla son adını Çiçek Pasajı olarak almıştır.  

 

DESPİNA MEYHANESİ 1946 yılından bu yana hizmet veren restoran, Rum bir hanım olan Madam Despina tarafından kurulmuş ve İstanbul gece hayatının önemli adreslerinden biri olmayı başarmış ilginç bir yerdir.
Muşamba kaplı masalarda rakı içmek kulağa pek hoş gelmese de müze havasında bir meyhanede bulunmanın size katacaklarını yaşamadan bilmeniz elbette imkânsız. 
Ciğer konusunda çok meşhur olan Despina, bunun yanı sıra pilakileriyle de adından söz ettiriyor. Zeytinyağlı grubu, patlıcan salatası ve çoban kavurması diğer özel lezzetleri arasında yer alıyor. 
Kapıdan girişte sizi hâlâ Madam Despina karşılıyor. Evet bu inceliği bugün Despina’nın mirasçıları güzel düşünmüş ve madamın bir tablosunu girişe koymuşlar. Yaz aylarında da bahçe asma ağacının altında küçük havuz etrafında ve elbette ki bir Despina vazgeçilmezi olan fasıl eşliğinde rakınızı keyifle yudumlayabilirsiniz. 
Her gün 12:oo-24:oo saatleri açık.
Açıkyol Sokak No:9 Şişli 
o212. 247 3357

 
DOLMABAHÇE SARAYI  Eskiden Kaptan-ı Derya’sının gemilerini demirlediği ve Boğaziçi’nin en büyük koyu olan yer, zamanla bataklık halini almış. Ancak Abdülmecid, yine de burada böylesine muhteşem bir bina yaptırmak istemiş. Belki de Osmanlı’da artık bir şeylerin eskisi gibi olmadığını anlatmak için, belki de dedelerinden daha farklı bir düşünce yapısına sahip olduğunu tarihe kazımak için; tam olarak bilinmez ama o zamanlar çılgınlık gibi gelen bu fikrin yerinde bugün şahane bir mimari eser bulunuyor.
Topkapı Sarayı’nın aksine daha küçük binalardan oluşan Dolmabahçe Sarayı, haremlik ve selamlık olmak üzere iki kanada bölünmüştür. Büyük bir bina ile bir çift daha küçük köşk ve çok geniş bir bahçeden oluşmasına rağmen, Dolmabahçe Sarayı görünüş olarak, Batılı saray tipine yakın bir çizgide durmaktadır.
Saray, Pazartesi ve Perşembe günleri ziyaretçilerine kapalı. İngilizce veya Türkçe turlar, rehber eşliğinde yapılıyor. Henüz gitmediyseniz, hafızanızda eşsiz izler bırakacak olan bu sarayı mutlaka gidip görmenizi tavsiye ederiz.

HATAY RESTAURANT Cemal Süreya ile adı bütünleşmiş olan Hatay Restaurant, diğer şair, yazar ve ressamların da Anadolu yakasındaki İstanbul’un durak yeri olmuştur. 
Bugün de ziyaretçileri arasında vizyonunu korumaya devam eden Hatay Restaurant, halk arasında “Adı konmamış bir Cemal Süreya Müzesi” olarak bilinmektedir. 
Dolayısıyla Süreya kadar sıcak, Süreya kadar neşeli ve tabi ki Süreya kadar seviyeli bir yer Hatay Restaurant. 
Mekânın havalandırma özelliği sayesinde rahat rahat nefes alabileceğiniz ferah bir ortamda birbirinden lezzetli mezeler, samimi ve seviyeli garsonlar tarafından büyük bir nezaketle size ikram ediliyor.  
Barbunya pilaki, Arnavut ciğeri, güveçte tereyağlı ciğer, kavurma seçkin lezzetleri arasında.
Her gün 12:oo-24:oo arasında açık. 
Bağdat Caddesi No: 526 Bostancı
0216. 361 33 57

 

HIDİV KASRI Soy kütüğüne sahip ağaçlarla döşenmiş geniş koruluk ortasındaki kasır, cennet bahçelerinden biri gibi. Bir adet kulesi olan kasır, bugün İstanbul Belediyesi tarafından işletilen ve çeşitli organizasyonlarda özel kutlamalar için kiralanan salonlara sahip. Taht biçimindeki tuvaletleri, kristal kaplı asansörü sizi bekleyen sürprizler arasında yer alıyor. 
Hafta sonu geç kahvaltı yapmak için İstanbul’da mutlaka gidilmesi ve görülmesi gereken nezih yerlerin başında gelir. Piyasadaki tüm geç kahvaltı sunan mekânlarla eşdeğerde bir ödeme ile sultanlara layık bir çeşitlilik ve lezzette, muhteşem manzara eşliğinde ayrılmak istemeyeceğiniz bir yer olarak hafızanızda yer alacaktır bu kasır. Hıdiv Kasrı’ndan ayrılmadan önce mutlaka Hıdiv Kebabını, demirhindi şerbeti ile birlikte tatmalısınız.

 
HİPODROM İstanbul’da meydan denince akla ilk olarak Taksim gelse de İstanbul’un en eski meydanı Hipodrom’dur. Aynı zamanda da oldukça önemli bir meydan olan Hipodrom, Osmanlı döneminde “At Meydanı” olarak adlandırılmaktaydı.
Önemli bir meydan olma özelliği Osmanlı’da da devam ettiği için buraya birçok hamam, mabet, dini, kültürel, idari ve sosyal merkezler inşa edilmiştir. 
Bugün Sultanahmet’in kalbinde yaşamını sürdürmeye devam eden “At Meydanı” bir de İstanbul’u koruyan sütunlardan birine ev sahipliği yapıyor.
Eskiden İstanbul’u korusun diye dikilen “tılsımlı sütunlar”dan en az hasar alarak yaşamını sürdüren sütun da Hipodrom’dakidir. 
Evliya Çelebi’nin kayıtlarında 17 adet olduğu yazan bu tılsımlı sütunlar Bizans döneminde kötülük, hastalık ve savaşlardan korunmak amacıyla yaptırılmıştır. Bunlar Arkadius Sütunu, Çemberlitaş, Marcianus (Kıztaşı) Anıtı, Altımermer, Sinekli Sütun, Leylekli Sütun, Horozlu Sütun, Kurt-Çoban, Genç Çift Sütunu, Yaşlı Çift Sütunu, Veba Sütunu, Kıvılcım Saçan Sütun, Koncoloz Mağarası, Dört Melek Sütunu, Örme Sütun, At Meydanında tek parçalı dört köşeli bukalemun renkli taş sütun, Burmalı Yılanlı Sütun. 
Kuşkusuz bu sütunlar arasında ismen en bilineni Çemberlitaş’tır. 

MİHRABAT KORUSU

Kanlıca’nın en güzel manzarasına sahip olan koru, İstanbul’un cennet köşelerinden biridir. Günümüzde geç kahvaltı mekânları arasında adından haklı olarak bahsettiren koru, hafta içi çok daha uygun fiyatlarla hizmet veriyor. Çamlıca Tepesi kadar özel bir manzaraya sahip olan Mihrabat Tepesi nedense Çamlıca kadar meşhur olamamış. Ancak her iki tepenin sahip olduğu güzelliği karşılaştırabilmek için her ikisini de ziyaret etmeniz gerekiyor. Ancak şunu rahatlıkla söylemeliyiz ki; Mihrabat Korusu’nda oturduğunuz yerde, herhangi bir fotoğraf makinesiyle çektiğiniz fotoğrafa baktığınız zaman “İşte İstanbul!” diyeceğiniz kesin! İstanbul Belediyesi tarafından hizmete açılmış olan korunun, lezzet açısından pek kayda değer bir özelliği olmadığını bilmenizde fayda var. Ancak manzaranın eşi ve benzeri olmadığını ancak gittiğiniz zaman anlayacaksınız.

ALTINKAPI – GOLDEN GATE - PORTA AUREA

Doğu Roma zamanında yaptırılan İstanbul Surları, şehri çevrelediği gibi görünüşte bir sınır da çizmiştir. Dört defa elden geçirilen surlar İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmeden önce en son, MS 408 yılında elden geçirilmiştir. Sarayburnu’ndan Ayvansaray’a, Yedikule’den Topkapı’ya, Topkapı’dan Ayvansaray’a uzanan İstanbul Surlarının, Yedikule surları içinde inşa edilen, Bizanslıların Porta Aurea dediği Altınkapı ( Golden Gate),  İmparator I. Theodosios’un Magnus Maximus karşısında kazandığı zaferin anısına 390 yılında, üç bölümlü bir kemer olarak yapılmıştır.Diğer kapılardan bazıları ise şunlardır: Topkapı, Edirnekapı, Cibalikapısı, Ayakapı, Belgradkapı, Fenerkapı, Sirkecikapı, Unkapanıkapısı, Ayazmakapısı, Silivrikapı.

ASIR RESTAURANT Beyoğlu’nda 1948 yılında Hasır Restaurant adıyla kurulan Asır Restaurant, bir Rum Meyhanesi’dir.  1950 yılında ise Burgazada’da Yeni İdeal Restaurant ile büyüyen meyhane, yaz aylarında daha ziyade burada hizmet met vermektedir. deniz ürünleri, çok çeşitli mezeleri ve birbirinden güzel ara sıcaklarıyla yıllardır vazgeçilmez bir lezzet şöleniyle göze de hitap eden bir yer. Patlıcan salata, balık pastırması, kırmızıbiber, topik, fava, pilaki, karides, tarama, palamut, enginar, yaprak ciğer ve kuzu sarma denenmesi gereken lezzetlerden.Asır, haftanın her günü 11.oo – 24.oo saatleri arasında açık.  Kalyocu Kulluğu Caddesi No: 94 Beyoğluo212. 256 3438

BAHARİYE MEYDANI Beyoğlu’nu ilerleyen zamanlarda aratmayacağı düşünülen Bahariye Meydanı, geçirdiği değişimlerle sadece Kadıköy’ün değil İstanbul’un da gözde mekânlarından biri olmayı başardı. 2005 yılında hizmete giren Moda Tramvayı ile şirin bir geziyi kendinize çok görmeyin. Mutlaka bu tramvayla bir Bahariye – Moda gezisi yapın. İstanbul’un tek opera binası olan Süreyya Operası’nda vaktiniz uygunsa güzel bir dinletiye katılın. Eğer yaz aylarında Bahariye’de geziyorsanız palmiye ağaçlarının romantik seyrinin keyfini çıkarın. Trafiğe kapalı olan bu meydan – caddede lezzet ustası pizzacı, makarnacı, pastane, kafe bulabileceğiniz gibi arka sokaklarda kitapçıdan hediyelik eşyaya kadar dilediğiniz her türden özel yeri bulabilirsiniz. Kadıköy’ün ünlü altı yolundan biri olan Bahariye,  1926 yılında Süreyya ( İlmen) Paşa’nın inşa ettirdiği ve heykelleri, avizeleri, tavan resimleriyle dönemin gösterişli binalarından biri olan Süreyya Sineması, caddenin önemli yapılarından biridir. 

BALTA LİMANI Bebek’te eski bir inci tanesi olan yapı, Mediha Sultan Sahilhanesi olarak bilinir. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından 1800’lü yıllarda yaptırılan yapının mimarı Karabet Amira Balyan ve Sarkis Balyan’dır. Muhteşem inceliklere ve manzaraya sahip deniz kıyısında bulunan yapı, Sultan Abdülmecit’in kızı Fatma Sultan ile evlendirilen Mustafa Reşit Paşa’nın oğlu Galip Paşa’nın ikametine tahsis edilmiştir. Galip Paşa’nın ölümünden sonra ise hazine tarafından satın alınmıştır. Sonraları devlet bünyesinde önce tarım işleri ve sağlık işleri olmak üzere yaşamına devam etmiştir. Kemik hastalıkları üzerine ihtisas yapmış olan doktorların bulunduğu Baltalimanı, bugün Sakıp Sabancı’nın yoğun destekleri üzerine özel bir hastane olarak hizmet vermeye devam ediyor.

BELGRAD ORMANI Bizans ve Osmanlı döneminde İstabul’a su veren orman bugün, daha çok tabiat güzellikleriyle İstanbulluların hayatında yerini alıyor. 
Adını Kanuni Sultan Süleyman’ın Sırbistan Seferi dönüşünde beraberinde getirdiği Belgradlılar’ın yerleştirildiği Belgrad köyünden alır. Ancak köylülerin su kaynaklarını kirlettiği anlaşılınca sakinler padişah buyruğuyla taşınmak zorunda kalmış. Bugün ise bu köyden herhangi bir eser kalmamıştır. 
Çok sayıda orman hayvanının barınağı olmasının yanı sıra İstanbul’un temiz hava sağlayıcısı olarak varlığını sürdüren Belgrad Ormanları,  eskiden bünyesinde birçok akarsuya da sahipmiş. Bu sebeple Osmanlı döneminde bu akarsuların önüne toplamda 7 adet  bent yapılmıştır. 
Bunların haricinde o dönemlerdeki Avrupalı tüccarların yazışmalarında sık sık Belgrad Ormanları’ndan bahsedildiği görülmektedir. 
Günümüzde ise piknik yapmak isteyen, hafta sonunu şehir gürültüsünden uzakta geçirmeyi isteyen veya sonbaharda rengârenk ağaç yapraklarını görüntülemek isteyen fotoğraf sanatçılarının gözdesi. 

CİBALİ 1453 yılında II. Mehmed’in İstanbul’u fethetmesi esnasında Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey’den adını aldığı düşünülen Cibali, en çok da karakoluyla meşhurdur. Eskiden İspanya kökenli Yahudilerin yaşadığı semt bugünlerde çok farklı bir vizyona sahip. Haliç kıyısına paralel Kadir Has Caddesi olarak adı değişmiş olan Abdülezel Paşa Caddesi Cibali’de değişen yüzlerden sadece biri. Örneğin; sahilde tersaneler yerini çocuk park ve bahçelerine bıraktı. 1995 yılında Cibali Tütün Fabrikası yerini özel üniversiteye devretti. 
Oysaki tütün saran kadınlarıyla şarkılara şiirlere konu olan Cibali Tütün Fabrikası; bir müze olarak yaşatılsaydı sanatsal açıdan çok daha iyi olurdu.  
Birçok yangından sağ çıkmayı şöyle ya da böyle başardığına göre tarihini de kendi bünyesinde yaşatmayı hak ediyor olmalıydı Cibali Tütün Fabrikası…  Her ne kadar Rezan Has’ın adını taşıyan küçük müze de bugünkü binada yaşasa da Cibali’nin geçmişini yansıtmaktan aciz olduğu kesin.  
Şehri, Haliç tarafından istilaya gelenlerden korumak için surların çevrelediği semt, bir zamanlar Bizans kilisesi olan muhteşem Gül Camii’ye de ev sahipliği yapıyor. Cİbali, Eminönü’nden Beyazıt’a giderken sağınızda kalan bir semttir ve içinizden gidip gezmek gelmeyebilir. Fakat her şeyi göze alıp bu gizemli semti şöyle bir dolaşmanız size umulmadık bir güzel gün hediye edebilir. 

 

ÇAMLICA "O AĞACIN ALTI" Küçük ve Büyük olarak anılan Çamlıca Tepesi, yukarılarda İstanbul manzarasını doyasıya seyretmek isteyen zenginlerce Osmanlı’nın özellikle son dönemlerinde, yalılarla, köşklerle süslenmiş. 
262 metre yüksekliğindeki Büyük Çamlıca ise daha çok halkın sevgilisi olmuş. Meşhur “O Ağacın Altı” bugün bir kafe olarak hayatına devam ediyor. Söylentiye göre tam da “O Ağacın Altı”nda…
Fakat bugünlerde o mekân aslında bir dizi kafe yeridir. Birbiriyle bitişik güzel ve şirin birkaç tane kafeden, Kadıköy semalarını seyrederek nefis bir açık büfe kahvaltısı yapabilirsiniz. Elbette hafta sonu… 
Yeşilçam filmlerinin buluşma noktası, yalnızlığıyla insanın tek başına dolaştığı O Ağacın Altı, neyse ki hüzünlü günlerini geride bırakmış.
Küçük Çamlıca ise asaletli köşkleriyle konuklarını ağırlamaya devam ediyor.
Bundan 20 yıl öncesine kadar özel işletmeler olarak hizmet veren köşkler, artık İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde yaşamını sürdürüyor. Böylelikle her iki Çamlıca da halkın gözdesi oldu.
Eskiden el yakan fiyatların yerini şimdi, üst orta sınıf fiyatlar almış durumda. 
Çamlıca’nın en güzel evlerinden biri Kemaleddin Bey’e aittir.  Ahmet Ratip Paşa tarafından yaptırılan köşk, ne yazık ki sahibine kısmet olmamış. Önceleri Çamlıca Kız Lisesi olarak kullanılan köşk, Murano camından merdiven korkuluklarıyla göz doldurucu bir inceliğe sahiptir. 
 

EMİRGAN Adını İranlı bir asilzade olan Emir Güne Han’dan alan Emirgan, göz alabildiğine uzayıp giden yeşilliğiyle ziyaretçilerine dingin bir hava hediye ediyor. 
Günlük 1200 dolaylarında olan ziyaretçisi; birçok köşk ve yalı arasında günümüz İstanbul’u içinde fakat bambaşka bir zaman diliminde bulur kendini. 
Tipik Osmanlı mimarisi karakterinde olan bu yapılar; bugün belediye tarafından hizmete açılmış durumda. 
Eskiden “Feridun Bey Bahçeleri” olarak bilinen yerleri IV. Murat, kaleyi kendisine savaşsız olarak teslim eden Emir Güne Han’a hediye etmiştir. Artık “Emir’e ait yer” olduğu için Emirgan adıyla anılmaya başlaya koru, 500.000 metrekarelik bir alana sahiptir. 
Sarı, Beyaz ve Pembe Köşkleri ile sempatik bir yüze sahip olan Emirgan, bugün Lale Şenlikleri’nin başlangıç noktası olmayı sürdürmektedir.  
 

GALATA KÖPRÜSÜ İstanbul denince fotoğrafçıların görüntülemek istedikleri yerlerin başında gelen Galata Köprüsü, balık sevdalılarının vazgeçilmez mekânıdır. Oltasını alan balıkçı, havaların serinlemesiyle kendini buraya atınca o unutulmaz İstanbul Kareleri de doğmaya başlar. 
Bir ayağı Eminönü’nde bir ayağı Karaköy’de olan köprü, aynı yere eskiden beri kurulan köprülerin beşincisi. Tarihte “Altın Boynuz” olarak tanımlanan alanın gerçekten de insanı kendine hayran bırakan bir manzarası vardır. İstanbul’a gün doğarken bu köprüde bir sabah kahvesi içmek, İstanbul’u nefes nefes yudumlamaktır aslında. 
Vapurların martılarla dans edişi, günün her saatinde Galata Köprüsü’nde ayrı bir güzeldir. Daha birçok ayrıcalığı sayesinde sanat dünyasının gözde mekânı olmayı başaran nadir köşelerden biridir. 

 
GALATA KULESİ  İstanbul’un en önemli sembollerinden biri olan kule, 528 yılında inşa edilmiştir. En büyük özelliği, İstanbul’u İstanbul yapan Boğaz ve Haliç’i panaromik olarak seyretme imkânını ziyaretçilerine sunmasıdır. 
Dünyanın en eski kulelerinden olan Galata, fener kulesi olarak inşa edilmiştir. Osmanlı döneminde ise önceleri Kasımpaşa tersanelerinde çalışan Hristiyan savaş esirlerinin barınağı olmuş. III. Murat döneminde ise buraya bir rasathane kurulmuş. 
Türk tarihinin en önemli olaylarından “ilk uçuş” bilindiği üzere Hezarfen Ahmet Çelebi, tarafından 1638 yılında gerçekleştirilmiştir. Avrupa’da da ilgiyle karşılanan bu uçuş, İngilizler tarafından gravür eserleriyle tarih sayfalarına eklenmiştir. 

GALATA MEYHANESİ İstanbul’un ve Taksim’in en iyi meyhaneleri arasında yer alan ve kendine özgü bir havası olan Galata, misafirlerini her akşam fasılla ağırlıyor. Hatta meyhanenin sahibi de o muhteşem sesi ve yorumuyla çoğu zaman fasıla eşlik eder. 
Ortamın ve çalışanların nezihliği kadar yemeklerinin lezzeti de tartışmasız “çok iyi”ler arasında yer alıyor. Bilhassa hünkar beğendiyi mutlaka Galata Meyhanesi’nde yemelisiniz. 
Ara sıcaklar, mezeler ve alkollü içeceklerdeki zengin çeşitliliğe hayran kalmamanız mümkün değil. Üstelik tüm bunların yanında orta seviyede bir ücret ödemek Galata Meyhanesi tarafından size verilmiş bir ödül gibidir adeta.
Her gün 12:00 – 24:00 saatleri arasında açık.
İstiklal Caddesi Asmalı Mescit Mah. Orhan Adlı Apaydın Sk. No: 11 Taksim – Beyoğlu 
0212.293. 11.39

KAPALIÇARŞI Tarih, nasıl ki milletlerin karanlık kalmasına izin vermeyen güçlü bir ışıktır; tarihi eserler de insanların bu ışığı elleriyle tutabilmelerine olanak sağlayan yegâne araçtır. 
Tarihin sizi elleriyle tutup geçmişin tozlu anılarında koşturmasına izin verin ve Kapalıçarşı’ya mutlaka uğrayın. Hatta sık sık uğrayın. 
Yüzyıllar öncesinden esnafın müşterilerine değerli eşyalarını pazarlayabilmek için nasıl nidalar attığına şöyle bir kulak kabartın. 
İstanbul’un ortasında, Beyazıt’ın kalbinde yer alan Kapalıçarşı’nın o esrarengiz kokusunu ciğerlerinize çekin. 
İçinde yarım milyona yakın insanın barındığı bu dev bina; asırlar öncesinden bugünün AVM adı verilen alışveriş merkezlerine tek başına kafa tutmaktadır. Üstelik henüz Kapalıçarşı kadar muhteşem bir AVM de inşa edilemedi.
Altın ve borsanın gayri resmi merkezi olan Kapalıçarşı, hayatımıza gizliden gizliye de el uzatmaktadır. 
İçinde 5 cami, 1 okul, 7 çeşme, 10 kuyu, 1 sebil, 1 şadırvan, 24 kapı, 17 han bulunan dev merkez, Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilmiştir. 
Her sokağında ayrı loncaların bulunduğu çarşıda yorgandan pırlantaya kadar aradığınız ne varsa hepsi mevcut.

 

KIZ KULESİ İstanbul’un en romantik silueti şüphesiz ki Kız Kulesi’dir. Adı binlerce şiire, milyonlarca fotoğraf ve tabloya karışmış olan kule, aslında bugünkü romantikliğinden çok uzak bir geçmişe sahip.
Efsanelere konu olmanın haricinde gerçek görevleri arasında gümrük istasyonu, fener, sürgün istasyonu, hapishane de yer alıyor. Üsküdar’da Bizans’tan kalan tek tarihi eser olan kule, bugün İstanbul Belediyesi  tarafından restoran ve kafe olmak üzere hizmet vermektedir. Çeşitli organizasyonların da yapıldığı Kız Kulesi, günümüz sanatçıları tarafından da manevi tahtında yaşamayı sürdürmektedir.

 
MISIR ÇARŞISI Mısır’dan alınan vergilerle inşa edilmesinden adını alan çarşı, günlük olarak İstanbul’un en çok turist çeken yerlerin başında geliyor. 
Aktarlarıyla meşhur olan çarşı, yabancı turistler arasında “Baharat Çarşısı” olarak da anılıyor. 
Özellikle çeşit çeşit taze lokumları, Mehmet Efendi Kurukahvecisinin taze kavrulmuş kahvesiyle 
 “L” planlı çarşı, biri 150 diğeri 120 metrelik iki koldan oluşan dev bir hacme sahiptir ve 6 kapısı vardır. 100 kadar dükkânı barındığı çarşı, Pazar günü de açık.
Bizans döneminde de burada bir çarşının olduğu rivayet edilmektedir. Bugünkü yapı ise Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. 
Çarşının en ilginç özelliği, ikinci katının eskiden mahkeme olarak kullanılmasıdır. Bu mahkeme esnaf sorunlarının çözüldüğü yer olarak tarihteki ilginç yerini korumaktadır.

NİŞANTAŞI Belki de karakolunun bile “Süslü” olması sebebiyle İstanbulluların en süslü olduğu yer kuşkusuz Nişantaşı’dır. Ancak geçmişte burası padişahların ok attığı bir alanmış. Okların ulaştığı en uç noktaya işaret etmek için dikilen nişantaşı, burada yavaş yavaş kurulmaya başlayan semtin de adı olmuş. Bugün dünyaca ünlü markalara ev sahipliği yapan mağazalar, ünlü insanların da buraya doluşmasına sebep olmuş.

ORTAKÖY
Önceleri padişahların sayfiye yeri olan Ortaköy, günümüzde tam anlamıyla bir kültür yaşam merkezi. Dar sokaklarında çeşit çeşit el sanatları ürünlerinin satıldığı tezgahlarda saatlerce zaman geçirebilirsiniz. Denize en çok yakışan Orkaköy Cami yanında ayaklarınızı uzatıp martıların ve İstanbul’un keyfini çıkarabilirsiniz.  En çok İstanbul kokan mekânlardan biri olan Ortaköy, aynı zamanda hızlı gece yaşantısının da merkezi yerlerinden.  Tabiri caizse, avuç içi kadar bir yerde yaşamayı başaran Ortaköy, antik çağda bir balıkçı köyü olarak mütevazi bir yaşam sürmekteymiş. Bugün birbirinden lüks restoranlara ev sahipliği yapan küçük semte Türklerin yerleşmesi Kanuni Sultan Süleyman dönemine rastlıyor. Ortaköy ya da Büyük Mecidiye Camii, semtin yıldızı. Sultan Abdülmecid tarafından 1854 – 55 yılları arasında inşa edilmiş. Dükkanların arkasında görülmesi hemen hemen imkânsız olan Ayios Fokas Rum Ortodoks Kilisesi, biraz ileride Etz Ahayim (Hayat Ağacı) Sinagogu, Esma Sultan Yalısı da görülmesi gereken diğer yerlerden. 

PİERRE LOTİ
Eski adı Rabia Kadın olan kahvehane, ünlü Fransız yazar Pierre Loti’nin buranın müdavimi olmasıyla zamanla bu adla anılır olmuş. Haliç manzaralı İstanbul’un en güzel seyir noktası olan kahvehane, yazın sıcak günlerinde bile ılık ve ferahlatıcı havasıyla İstanbulluların gözde mekânlarından biri olmayı sürdürüyor.  Söylentiye göre Loti, âşık olduğu evli bir hanımı görebilmek için buranın müdavimi olmuş ancak manzaranın güzelliğini görenler Loti’nin sadece Aziyade Hanım’a âşık olmadığını hemen anlıyor.  

RUMELİ HİSARI
Sultan II. Mehmed, İstanbul’u almaya karar verdiğinde yukarıdan bakıldığında Arap harfleriyle “Muhammed” adının okunduğu hisarı yaptırmış. Hisarın en önemli özelliği, yukarıdan bakıldığında “Muhammed” adının rahatlıkla okunabilir olmasıdır. 1000 sanatkar ve 2000 işçinin çalıştığı Rumeli Hisarı inşaatı, inanılmaz derecede büyük bir hızla, dört ay gibi kısa bir sürede tamamlanmış. Mimar Mühiddin tarafından yapılmasına rağmen padişah, inşaatın her aşamasıyla yakından ilgilenmiş.  Kale tamamlandığında Karadeniz’den şehre gelen yardımın yolu kesilmiş. Bu ablukayı kırmak isteyen Venedik gemisinin mürettebatı ise kazığa oturtularak cezalandırılmış. Şehrin alınmasından sonra bir süre gümrük toplama noktası olarak kullanılan hisar, daha sonra hapishaneye dönüştürülmüş.  Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’u alma projesi dâhilinde inşa edilen Rumeli Hisarı, bugün de varlığını sürdüren ahşap evler ve güzel köşklere eşlik ediyor. Yenileşmeye ait de görüntüler sergileyen restoran ve kafeler, Pazar kahvaltılarının gözde mekânlarından biri oldu. 


SARAYBURNU
Türkiye’nin ilk Atatürk heykelini ağırlayan Sarayburnu, demi yolculuğu yapmayı sevenlerin vazgeçilmez durağı.  Ayrıca Atatürk’ün de Samsun’a yine buradan sefere çıktığını söylemekte fayda var. Şimdilerde Eminönü ve Sirkeci’nin gürültüsü arasında doğal güzelliklerini yavaş yavaş yitiren Sarayburnu’na milattan önce 658 yılında Bizans şehrini kurmak için gelen şehrin kurucusu, gördüğü güzellik karşısında büyük bir hayranlık duyar. Hatta o kadar hayran kalır ki Anadolu yakasına yerleşenler için “kör” lakabını takar. Sarayburnu varken insanın hangi akıla hizmet tutup da Anadolu yakasına yerleştiğine bir türlü akıl sır erdiremez. Eminönü Kadıköy vapur seferi yaptığınız zaman Bizans’a hak vermemek aslında imkânsız. 

TAKSİM
İstanbul = Taksim.
Sanat, kültür, eğlence, siyaset, protesto, kafe, bar, meyhane, kilise, konsolosluk, Emek, İnci, nostalji, Maksim, Atatürk Kültür Merkezi, Kurtuluş Anıtı, buluşma noktası, tramvay…
Adım başı ayrı bir dünya, adım başı değişen çağlar müzesidir Taksim. Yanı başınızda bitiveren ballyciler size yaşadığınız dünyanın öbür yüzünü de hatırlatır. Güzellikleri ve underground yaşamı bir arada sımsıkı avuçlarında tutan güçlü Taksim, herkesi bağrına basacak kadar da ulu. Özgürlüklerin sembolü, gençlerin damarındaki akan deli kanı Taksim. Anlatılmaz yaşanır dedikleri yer… Nasıl ki Taksimsiz İstanbul, İstanbul olmaktan çıkarsa Taksimsiz bir İstanbul gezisi de asla hatırdan sayılmaz. Gözünüze kestirdiğiniz bir kafede Türk Kahvesi de içerseniz İstanbul’u da tam anlamıyla tatmış olacaksınız.  

 

TARİHİ ALİ BABA BALIK RESTORANI
Sadelikten yanaysanız, gösteriş sizin için rahatsız edici bir unsur ise, bir yandan da tarihin kolları sizi sarsın istiyorsanız ve balık yerim hem de en iyisinden diyorsanız; gideceğiniz ilk yer Tarihi Ali Baba Balık Restoranı olmalıdır. 1920’den beri hizmet veren restoran, gidenleri kendine bağlayan büyülü bir havası var. Boğaz bir yanda, tarih bir yanda, nefis kokulu balıklar bir yanda… Siz de bu harika tablonun içindesiniz.  İşte bu yüzden buram buram İstanbul’u nefes nefes koklamak için gezinizde Ali Baba’ya mutlaka yer verin. Ahtapot salatası, karides güveç ve patlıcan salatası buranın en iyi lezzetleri arasında yer alıyor. Her gün 12:oo – 24:oo saatleri arasında açık olan restoran Sarıyer’de yaşamını sürdürüyor.
Kireçburnu Caddesi No : 20 – 22 Sarıyer
O212. 223 2525

TOPKAPI SARAYI
Şehrin en eski yerleşim merkezi olan İstanbul’un birinci tepesi, Osmanlı’nın da kalbi olmuştur. Topkapı Sarayı, hem günlük yaşamın hem de devlet yönetiminin merkeziydi. 
Eskiden beri İstanbul’a yerleşen hükümdarları etkileyen bu tepe, her birini özel saraylarla ağırlamış.  Bunların sonuncusu olan Topkapı Sarayı, ihtişamlı yaşamın zenginliklerinin paylaşılamazlığı için yapılan kavgaların acımasız şahididir aynı zamanda. Bahçeler, çeşmeler, köşkler, daireler, setler Topkapı Sarayı’nın “dünya içinde dünya” özelliğinden bir sunudur. En güzel sunu da kuşkusuz Aya İrini’dir. Tepeye tüm heybeti ve ihtişamıyla kurulmuş olan saray, bugün ziyaretçilerini müze olarak selamlıyor. Bu müzelerden en önemlisi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’dir. Çinili Köşk de bu müzeler içinde ayrı bir yere sahiptir. 

TÜNEL
Londra ve Newyork metrolarından sonra dünyadaki en eski üçüncü metro olan Tünel, Sultan Abdülaziz’den alınan izinle, Fransız mühendisler tarafından 1871 - 1875 yılları arasında, Galata ile Pera’yı birbirine bağlayan ortalama 537 metre uzunluğunda ve tek duraklı bu eski metro, bugün de misafirlerine 90 saniyelik unutulmaz bir yolculuk yaşatmaya devam ediyor. Bugün 07:30- 21:00 saatleri arasında hizmet veren Tünel, yapıldığı yıllarda Şeyhülislam’dan “insan taşımacılığı” için izin alamadığı için uzun bir süre sadece hayvan taşımış. Ancak hayvanlara “bir şey yapmadığı” anlaşılınca insan yolculara da hizmet vermeye başlamış. Sonraları elektrikli vagonlar devreye girince, dönemin popüler bir ulaşım aracı olmuş. 

ULUS PARKI
Boğaz’a sakin ve kuytu bir köşeden bakmak isterseniz; Ulus Parkı’na gitmelisiniz. Gitmişken de sıcak browni yemelisiniz. 
İstanbul gezinizde iyi bir durak noktası olan park, Ulus’un en güzel köşesi olma özelliğini korumayı sürdürüyor.  Çünkü siteler yurdu Ulus, yapay güzellikleriyle bir zaman sonra sakinlerini bile bıktırır hale gelmiş durumda. Ulus parkı ise tüm bu yapaylıkların tersine bir doğal harika olarak Ulus’a ayrı bir nitelik kazandırıyor. 
Ulus’ta dışarıdan bakıldığında her an savaş çıkacakmış gibi bir izlenim veren korumalara sahip Ulus Oditoryumu bir de Musevi Mezarlığı var. 

ÜSKÜDAR
Mihrimah Sultan Cami’nin buraya inşa edildiğinden anlaşılacağı üzere bir zamanlar padişahların gözbebeği olan Üsküdar’ın yıldızı kuşkusuz Kız Kulesi.
Canlı bir müze gibi buram buram tarih, mimari sanat kokan Üsküdar’ın ilk zamanlardaki adı “Altın Şehir” anlamına gelen Chrysopolis’miş. 
Ayrıca Yeni Valide Camii, Şemsi Paşa CamiiRum Mehmed Paşa Camii ve Ayazma Camii Külliyesi de gezilip görülmesi gereken diğer tarihi eserlerden.

YEREBATAN SARNICI
Boşu boşuna demiyorlar “Gizemler Şehri İstanbul” diye… Belki de bu yüzden âşktır İstanbul. Bu yüzden heyecan, bu yüzden merak, bu yüzden dopdolu!
Âşk gibi gizli saklı, âşık gibi deli dolu!
Yerebatan Sarnıcı da bu âşkın meyvelerinden sadece biri…
Sular içindeki İstanbul’un içme suyu konusundaki fakirliği çok eski bir hikayedir. Şurdan buradan İstanbul halkına su getirebilmek için birçok yönetici çaba sarfetmiş, insanüstü çabalar ise mit konusu olmuştur. Güya Tuna Nehri’nden su getirmek için kolları sıvayan Yanvan Kral’ı, amcası Vezendon Kralı’na düşler ötesinde bir hediye vermek istemiş. 
İstanbul, su ve sanat içerikli birçok efsane, aslında hep susuz kalmış İstanbul’un anılarıdır. 
Bulunan çarelerden biri de Yerebatan Sarnıcı’dır.
Medusabaşlıklı sütun yükseltmelerine bakılırsa kötülüklerden de korunmaya çalışılan bir yermiş burası. 
I. Jüstinyen’in Büyük Saray’a su sağlamak amacıyla yaptırdığı sarnıç, başlı başına bir ihtişam eseridir aslında. 
Basilica Sarnıcı olarak da tanınan bu yaşlı yapı bugün tam 1500 yaşında. 140 metreye 170 metrelik bir alana dağılmış 12 sütunluk 28 sırada dizili toplam 336 sütundan oluşuyor ve genelde her bir sütun 12 metrelik bir yüksekliğe sahip. 
Belgrad Ormanı’ndan kemer ve tüneller aracılığıyla getirilen suyun Yer altı Sarnıcı’ndaki maksimum kapasitesi seksen milyon metre küptür. 

 

© 2017 Lcn TuvART Kültür ve Sanat Sitesi - Tüm Hakları Saklıdır.