YARATILIŞ HİKÂYESİ ‘TUVA’

January 3, 2018

‘Tuva Bir de Toba’ başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gibi ‘Tuva, sudan gelen’ anlamı da içermektedir fakat hangi sudan sorusu için bölge taraması yapmamız gerekir, demiştik.

 

 Ancak araştırmalarımız, bizi hiç aklımızda olmayan bir noktaya götürdü.

 

Öncelikle SU üzerine araştırmalarımızı yoğunlaştırınca gördük ki; yaratılış hikayelerinin özünde bulunan done, sudan başka bir şey değildi. Üstelik bilimsel olarak da bu teyit edilen bir gerçekti.

Hatta Nuh Tufanında verilen ‘Yeniden Diriliş’ mitinde de yine ana tema su idi.

 

Bu anlamda en belirgin verilere Kuran’da rastlıyoruz.

Kuran’da otuza yakın ayette ‘Gökten su indirdik ve her canlıyı o sudan yarattık’ ifadesi defalarca tekrar edilip duruyordu.

 

Suyun gökten inmesinin ibretlik bir konu olduğunun altı çizilen Kuran ifadelerinde, en çarpıcı cümle ise şu şekildedir:

Hud Suresi 7. Ayet: O (Allah)’nun arşı da su üzerine idi.

 

Şimdi verileri sıraya alırsak; Toba Gölünden başlamamızda bir sakınca olmayacaktır. Çünkü tarihsel takvimde en net olay burada görülmektedir.

 

Endonezya'nın Sumatra Adasındaki Barisan Dağlarında yer alan ve dünyanın en büyük volkanik gölü olan Toba Gölü, Endonezya dilinde Danau Toba olarak ifade ediliyor. Son 2 ila 25 milyon yılın en büyük süper yanardağ patlaması sonucu oluşan Toba Gölü, 69 ile 77 bin yıl öncesine tarihleniyor. Toba Felaketi olarak literatüre geçen patlamanın birkaç hafta sürdüğü ifade ediliyor. Bu sırada etrafa saçılan yoğun gaz bulutu, güneşi engellemiş ve volkanik buzul döneminin yaşanmasına sebep olmuştur. O dönemde 60 milyon olduğu varsayılan dünya nüfusunun 10.000 kadar bir sayıya düştüğü ifade edilse de bu rakamlar net değildir. Sadece dünya nüfusunun önemli bir kısmının yok olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Doğa ile mücadelenin veya uyumlu yaşamanın sırrını bilen güçlü kişiler haricinde diğerlerinin yok olduğunu veya yok olma seviyesine kadar geldiğini söylemek mümkün. Bu noktada ifade edilen Afrika ile Hindistan’da nüfus yığılması olduğuna dair ifadeler de bir o kadar gerçek dışıdır. 

Endonezya'da gerçekleşen bu patlamanın mesela Avrupa'yı buzul altında bırakmasından o zamanki hava ve yaşam koşullarını, dolayısıyla tahribat seviyesini tahmin etmek mümkün olabilir.

 

Bitkilerin ve hayvanların da bu dönemde yok olmasının en büyük sebeplerinden biri de geniş bir coğrafyaya saçılan küllerdir. Bu küllerin, toplamda 1000 kilometre küp olarak on beş santim ile bir buçuk metre kalınlığında olduğunu söylersek, yaşamın ne derece ciddi bir sekteye uğradığını da anlayabiliriz. Bunun yanı sıra etrafa saçılan kaya parçaları da cabası... Toplamda etrafa saçılan maddelerin 2800 kilometre küp olduğu ifade edilmektedir.

 

Toba Felaketi olarak dillendirilen olay, sekiz iklim değişikliğine sebep olmuştur.

 

Bugün Toba Gölü çevresinde yaşayan kişiler kendini Bataks olarak ifade ediyor ve Ata İnancından vazgeçmiyor. Örneğin Haç'ın yanında ata ruhu için yapılan evleri ve onları diğer dünyaya taşıyan kayıkları, mezarlarda görebilirsiniz.

 

Bu noktadan hemen sonra gündemi meşgul eden bir diğer konuya geçmek istiyorum. Sinan Meydan’ın yazdığı Atatürk ve Kayıp Kıta Mu adlı kitabın 25. sayfasında  ‘1922 yılında TBMM'nin 130. yılını açarken yaptığı konuşmada Türk tarihinin derinliğinden bahsederek’ Türklerin kökeni hakkında konuştuğu ifade edilmektedir. Buna göre Atatürk şöyle demiş: ‘Bu ölçeğe göre Türk Milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yafes'in oğlu olan ilk evrelerine biz de hoşgörü gösterelim.’
 

TBMM’nin ‘130. yılını açarken’ ifadesi ile Meydan, ne demek istemektedir?
1922 yılından 130 yılı çıkarırsak geriye 1792 kalmaktadır. Oysaki bildiğimiz kadarıyla Osmanlı’da ilk meclis, I. Meşrutiyetin ilanı ile 23 Aralık 1876 yılında gerçekleşmiştir. Bu sebeple Atatürk 130. Yılın açılış konuşmasını nasıl yapıyor? Şayet meclisin 13. Yılı bahis ise yine hesap müphemlik taşımaktadır. Çünkü 1876 + 13 = 1889 olmaktadır.

 

Şayet bahsedilen 130. Oturum ise…

Meclis kayıtlarına baktığımızda 130. Oturumun 1922 değil 1921 yılında yapıldığını görüyoruz. 130. Oturuma ait birinci ve ikinci görüşmeleri okuduğumuzda ise Atatürk’ün hiç söz almadığını görüyoruz. 

Her iki oturuma ait belgenin web adresini yazının en altında bulabilir, bu tutanakları siz de okuyabilirsiniz. Olabilir ki bizim gözümüzden kaçan noktalar bulunabilir veya daha başka bir 130. Oturum olabilir. Bu anlamda geri dönüşünüzü beklemekteyim.

 

Burada Araştırmacı Yazar Sinan Meydan’ın araştırmalarını daha net bilgiler üzerinden bize açıklaması ve kaynak olan 130. meselesinin metnini bizlerle paylaşması yerinde olacaktır diye düşünmekteyim. Bunun haricinde şahsi detaya çok girmeden Yafes konusuna bakmayı uygun buluyorum.

 

Nuh'un kaynaklardaki soyağacı, aşağıdaki gibidir:
Nuh: Sam – Ham – Yafes 
Yafes: Gomer – Magog – Meday – Yavan – TUVAL – Meşek -Tiras
 

Yani burada Yafes’in oğlu olarak acaba hangi OĞULU Atatürk, Türkün atası olarak gösteriyordu? Mesela TUVAL  olabilir mi?

 

Bize kalırsa hiçbirisi…

Cevaba geçmeden önce MU ile ilgili kitaptaki bazı aksak noktalara ışık tutmak zorundayım. Öncelikle Sinan Meydan’ın bu aksak ifadelerini yazayım, peşine de bunların neden aksak olduğuna dair cevabı vereyim:

‘Sayfa 10 : Atatürk 1930'lu yıllarda ileri sürdüğü Türk Tarih Tezi Kapsamında Kayıp Kıta Mu ve Türklerin Kökeni konusunda araştırmalar yaptırmıştı.

Sayfa 11: Atatürk'ün Kayıp Kıta Mu'yla ilgili çalışmaları 1938'den sonra unutuldu.

Atatürk ve Kayıp Kıta Mu ilişkisi Türkiye'de daha önce 1983 yılında gündeme geldi. Gürbüz Tüfekçi, 'Atatürk'ün okuduğu kitaplar' adlı çalışmasında Atatürk'ün kayıp kıta Mu hakkında okuduğu kitaplardan bahsetmişti. ... 1985'ten günümüze kadar Atatürk ve kayıp kıta Mu konusunda daha fazlasını söyleyen çıkmadı.

Sayfa 23: Öteden beri tarihle ilgilenen Atatürk, 1929 ve 1930 yıllarında günlerce Türk tarihi üzerinde çalıştı.

Sayfa 24: Atatürk, 30'lu yıllarda Türk tarihinin gizli kalmış yönlerini ortaya çıkarmak için olağanüstü bir çaba harcadı ve 'Türk Merkezli' yeni bir tarih tezi geliştirdi.

Sayfa 35: 'Kayıp Parça' Atatürk, dünyada geçerli olan klasik 'Batı merkezli tarih tezine' 1930'larda alternatif bir tarih teziyle (Türk Tarih Tezi) karşı çıkmıştır. Bu teze göre 1- Dünyanın en eski ulusu Türktür. 2- Türk Ulusunun bilinen ilk yurdu Orta Asya'dır. 3- Ari ırktan olan Orta Asya'daki ilk ileri uygarlığı yaratmışlardır. 4- Orta Asya'da doğal nedenlerle göç etmek zorunda kalan Türkler gittikleri yerlere ileri uygarlıklarını da götürmüşlerdir. 5 - Anadolu'ya gelen Türkler Hititleri, Frigleri, Lidyalıları; Mezopotamya'ya göç eden Türkler Sümerleri, Asurluları, Babillileri; Akdeniz'e göç eden Türkler Mısırlıları ve Avrupa'ya göç eden Türkler de Etrüskleri kurmuşlardır. Ege'ye göç eden Türkler ise Yunanlılardan çok daha önce bölgede ileri bir uygarlık yaratmıştır.

Sayfa 36: Atatürk bu haliyle Türk Tarih Tezi'nin henüz tamamlanmadığını düşünüyordu. Türk Tarih Tezi'nin en önemli parçası kayıptı. Bu kayıp parçanın bulunabilmesi için temel bir soruya yanıt bulunması gerekiyordu.

'Türklerin bilinen ilk yurdu Orta Asya'dır. Peki, ama Türkler Orta Asya'ya nereden, nasıl ve ne zaman gelmişlerdir?’

Aranan yanıtı yine Atatürk bulacaktı.

Yanıt sadece iki harften oluşuyordu:

MU!

'Türkler Orta Asya'ya Kayıp Kıta Mu'dan göç etmişlerdir.'

Türk Tarih Tezi'nin kayıp parçası bulunmuştu.’

CEVAPLARIMIZ: 
1 - Evet Atatürk, on binlerce kitap okudu. Bunu tefekkür için yaptı. Tez ve antitez irdelemesi için yaptı. Okuduğu her kitaba inandı diye bir kural yok. Mu ile ilgili yaptığı araştırmalarda ise kayda değer bir şey bulunmadığından kayıtlara almadığını biliyoruz.

2 - Atatürk'ün çalışmaları unutulmadı. Nutuk unutulmadı, Tarih ders kitapları unutulmadı. Yaşatıyoruz. Mirasına sahibiz. Miras bırakmadıklarıyla ve zaman kaybı olarak gördükleriyle de ilgilenmiyoruz.

3 - Temcit pilavı gibi arada bir ısıtılıp getirilen bu konu, bir taktiktir. Biz bununla beyinlere ne mesaj verilmek istendiğini biliyoruz. Bunu tartışma yeri de burası değildir.

4 - Atatürk, Türk Tarih tezi hakkında çalışmadı. Atatürk, Türk Tarihini oturdu ve belgelerle, kaynaklarla oluşturdu ve bu bir TEZ olarak rafta kalmadı. 4 tane Tarih ders kitabı olarak bu bilgiler, İnönü döneminin de bir kısmında olmak üzere okullarda okutuldu. Üçüncü basımlar da 1932 yılında yapıldı. Türkiye'ye 1935 yılında gelen Kazım Mirşan da tam olarak Atatürk dönemi eğitimiyle yetişmiş bir beyindir. Ancak Atatürk dönemi tarih kitapları nasıl ki tedavülden kalktı, Kazım Mirşan da yaşamı boyunca 'bunak bir adam' muamelesi gördü ülkemizde. Ancak biz AtaTÜRKÇÜLER olarak, asla ve asla ne Tarih kitaplarının ne de sevgili Kazım Mirşan'ın, Halûk Tarcan'ın emeklerini boşa çıkaracak bir nesil değiliz.

5 - Sürekli olarak TEZ ile bahsedilen ifade, gizli gizli bir başarısızlığı, yarım kalmışlığı ifade etmektedir. Oysaki ATATÜRK, ne tarih konusunda ne dil konusunda bir yarım kalmışlık halinde DE-ĞİL-Dİ. TARİH konusundaki eserleri ders kitabı olarak okutuldu. NUTUK, yakın tarih kitabıdır. DİL konusu ise; Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile devreye girmiş mükemmel dildir. Bu dile kusur bulmak, hadsizlerin işidir. Atatürk, bugünkü Türkiye Türkçesinin, tüm Türk Dünyasının ortak Türkçesi olacağını bilerek gerekli çalışmaları TA-MAM-LA-MIŞ-TIR. Bekleyen ne bir dil ne de bir tarih tezi haricen BULUNMAMAKTADIR! Bu gizli saklı tez iddiaları, Kuran'ı hadislerle paramparça eden ve aslından koparan zihniyetle TI-PA-TIP aynıdır. Buna biz, müsade etmeyeceğiz!

6- Sayfa 35'te iddia edilen başlıklar tez konusu değil, Atatürk dönemi eğitim sisteminin ortaokul ve lise ders kitaplarındaki tarih konularıdır. İddia değil, tez değil; doğrudan ispat olunmuş; belgelerle ortaya konulmuş; o dönemde yapılan arkeoloji kazılarıyla da desteklenmiş araştırma sonuçlarıdır. BİR TEZ DAHİLİNDE DEĞİL doğrudan Devlet Matbaası tarafından defalarca basımı yapılan resmi ders kitapları dahilinde öğrencilere aktarılmıştır. Bu eğitimi alanlardan biri de az önce söylediğimiz gibi KAZIM MİRŞAN’dır. Ayrıca buradaki başlıklarda eksik bilgiler vardır. Mesela Hint, İskit, Çin, Hunlar, Kalde, Elam, Fenikeliler, Atina, Roma gibi adlar zikredilmemiş. Bu medeniyetlerin de dip kültürü TÜRKTÜR!

7 - Türk Tarih Tezinin herhangi bir parçası kayıp filan değildi. Böyle olsaydı Atatürk, o tarih kitaplarının bir tanesini bile bastırıp okutmazdı. Eksik parçanın tamamlanmasını beklerdi. Ama öyle yapmadı. Bu kitaplar ders kitabı olarak, ölümünden sonra bile okutuldu. Bu ifadeler Atatürk'ün kusursuz yaşam felsefesini ve işlerindeki titizliği tartışmaya açmaya vesile olmaktan başka hiçbir işe hizmet etmemektedir!

8 - Orta Asya ile ilgili şu ifadeler Tarih 1 kitabında bulunuyor: ‘Türkler, milattan çok zaman evelki devirlerde Ortaasyadan yayılarak gittikleri muhtelif yerlerde devletler ve medeniyetler kurdukları gibi Asyada, Anayurtta (Anadolu) kalanlar da birbiri ardınca birçok devletler ve medeniyetler kurmuştur.’  Burada ari bir ırktan veya böyle bir ifadeden bahsedilmemektedir. Bu ari ırk söylemleri bize ait değildir.

9 - Atatürk kayıp kıta Mu ile ilgili araştırmalarını bireysel seviyede tutmuş ve bu konu ile kimsenin aklını meşgul etmemiştir. Atatürk, evrim teorisine inanan biriydi ve insanın ilk ceddi hakkında balık, maymun ve mağarada yaşayan zeki insanı gösteriyordu. Bu evrim safhaları tartışılabilir ancak evrim konusu tartışılamaz. Çünkü Allah da Kuran’da bir evreyi, safhayı ve yaratılışın başında Suyu bize işaret etmektedir. Her canlıyı, renk renk meyvaları Sudan yaratığını Kuran’da bize anlatmaktadır. Her canlı, insan da dâhil olmak üzere o sudan oluştu demektedir. Biz de TUVA kelimesini irdelerken bu parçaları birleştirdik. Bu da bize tıpkı evrim teorisinde olduğu gibi, Kuranda da ifade edildiği gibi bir kaynağı gösteriyor. Bu kaynağın da SU olduğunu hep birlikte görüyor ve artık söylüyoruz. Ancak yine altını çizelim ki safhalar, tartışmaya açıktır. En çok da maymun konusu... Keza Atatürk’e göre insanın bir önceki aşaması olan maymun, Kuran’a – Allah’a göre bazı insanların bir sonraki safhasıdır. Bu tartışma ise bizim konumuz değildir.

Şimdi YAFES’in oğlu ile ilgili ÇÜNKÜ kısmına geçebiliriz.

Çünkü  Atatürk’ün tarih kitaplarında İsa, Musa, Muhammed diye ismen hitabına dinci kesim çok tepki göstermiş ve Atatürk’ü dine karşı saygısızlıkla ve hatta dinsizlikle suçlamıştır. Peki, neden Nuh’a Aleyhisselam diye hitap etmiş Atatürk?

 

Bu konuşma tarzının onun diline uygun olmadığını belirtmekte hiçbir zarar görmüyorum. Bu ifadelerin de Türkün atasını saptırmakla görevli mercilerce ortaya atıldığını ifade ediyorum. Sinan Meydan’ın buradaki rolünü bilemeyiz fakat Atatürk, Tarih kitapları boyunca kimseye hazret belirten sıfat ifadesi kullanmamıştır, diyerek konuyu günlük bir soruna taşımak istiyorum.

 

Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer boy adlarıyla Türkleri ırk olarak bölmeyi başaranlar bugün, DİN teması ile bölmeye güçlü bir şekilde hazırlanmış ve uygulamaya yaklaşık on yıldır geçmiştir.

 

Türkiye’ye on yıl önce gelen Asya kökenli araştırmacılarımızın, geldikleri zamandaki araştırmalarını on yıldır bitiremediğini burada söylemek isterim. Türkiye’ye bir araştırma yapmak için gelip, on yılda bu çalışmayı bitiremeyip seminer üstüne seminer veren dostlarımızın, neye hizmet ettiğini belki kendileri bile bilmiyor. Ama biz, bu çalışmaların hedefini tespit etmiş bulunmaktayız.

 

Asya kökenli kardeşlerimiz, Budist ve alternatif şaman din misyonerleri olarak Türkiye’de ‘Türkler, doğaüstü hiçbir şeye, hiçbir zaman inanmadı ve inanç olarak varı yoğu hepsi yerküre içindeydi’ diyerek, çok tanrıcılığı esas alan ifadelerle mevcut inanç sistemini bulandıran çabalar sergilemektedir.

 

Bizim, Türkün dini şudur, budur ve öyle kalmalıdır diye bir iddiamız yok.
Ancak Türkü, Türkiye’den başka hiç bu kadar rahatsız etmeyen misyonerlerin aşırı çabaları, Türkiye’deki Türklerin aklını karıştırmaktan başka işi olmayan bu dostlarımızın ‘ASIL/ÖZ’ veya ‘KÖK’ ile ilgili neden bilimsel çalışmalar yapmayıp, sadece mitler üzerinde gittiğini sormakta zarar yok diye düşünüyorum.

 

Oruç aylarını, bahar başlangıcında yavruların doğması sebebiyle et yememekle sınırlayan, zaman dilimi olarak bahar başını işaret eden kişiler acaba bu orucu tutuyor mu? Neden Türkiye’deki Türklere yeni ibadetler öğretilmeye çalışılıyor?

Neden Türklere yeni yeni tanrılar gösteriliyor?

 

İşte burada bu misyoner grubun büyük bir hınçla nefret ettiği Halûk Tarcan’a kulak vermek isterim. TuvART.com’da Röportaj bölümünde seyredebileceğiniz Halûk Tarcan Söyleşimizde ‘Türklerde muazzam bir Tanrı inancı vardır.’ diyen Tarcan; tıpkı Kazım Mirşan hocası gibi hiç çok tanrı konusuna değinmiyor. Hatta özel olarak röportaj dışında sorduğumda da çok tanrılık konusunda ‘var’ diye bir yorum getirmiyor.

 

Kazım Mirşan ile TUVA konusunda yaptığım telefon görüşmemde de ‘Dinle ilgili ayrıca araştırma yapmaya, alanı olmadığından hiç bulaşmadığını, şimdi ise gücünün kalmadığını’ bizzat kendisi ifade etmiştir.

 

Kendisini rahmetle bir kez daha analım.

 

Yani Kazım Mirşan, 1000 yıl öncesinden 40 bin yıl evveline kadar okuduğu yazıtlarda TANRIyı okumuştur. Sadece bu kadar.

 

Çok tanrıcılık, daha sonraları farklı aşiretlerce uygulamaya alınmıştır. Ritüellere konu olan güçlerin tanrılaştığını biz de gözlemlemekteyiz.

 

Farklı aşiretler konusuna da yine kısa değinmekte fayda var.

ÖK ve ON adlı iki kardeşin Türkün en eski bilindik fertleri olduğunu Mirşan ve Tarcan’dan öğrenmekteyiz. Haluk Tarcan ifadeleriyle devam edecek olursak, On’lar daha sonra HUN olarak anılan grubu, ÖK’ler ise OĞUZ olarak anılan grubu oluşturmuştur.

 

Bu iki kardeşin giderek büyümesi, alt aşiretlerin imparatorluk dönemleri olan Bir – Oy – Bil; At – Oy – Bil, Törük Bil’de görülmesi şeklindedir. Bu aşiretlerin her birinin kendine ait ordularının, devletlerinin olduğu; aşiret başının da bugün ‘kürt’ diye bilinen kelimenin bizzat kendisi olduğunu yine Tarcan ifade etmektedir. ‘Gidip imparatorluk merkezinde şikâyet ediyorlar, onlar da diyor ki biz ne bilelim kürt (aşiret başkanın) bilir, git ona sor diyorlar’ diye konuyu açıklayan Halûk Tarcan; o zamandan bugüne aktarılan aşiretlerin kökünü ve şeklini bu halde bize aktarmaktadır.

 

Görüldüğü üzere çok eski zamanlardan beri süren ayak oyunları içinde farklı aşiretleri, Türkün tarihinden ayıklamak aslında çok da mümkün değildir.

 

Budist ve türevlerinin, tıpkı Batı’nın bitmeyen kini gibi sönmeyecek ateşle, sürekli olarak Türk üzerine misyonerlik faaliyetleri yapması; şüphesiz ki kaçınılmazdır.

 

İşte bu sebeple, ırk – kan – soy gibi başlıklar altında kafası allak bullak bir hale gelen TÜRK, şimdi de din gibi konu başlıklarıyla bir kez daha bölünmeye yönelik faaliyetlerin hedefi olmuştur. Bu hedefe ciddi atılımların yapıldığı, Türkün soyunun şuna buna, şuraya buraya, kültürünün ise hiç olmadık yerlere götürüldüğü aşikârdır.

 

Oysa bizim elimizde üstün nitelikte bir dil, akla zarar bir sanat ve daha da aklı zorlayan miraslar bulunmaktadır. Bu mirasın içine kurganları, mumyaları, yazıyı, bolbol (balbal) ları, tamgaları, icatları, su kanallarını, evleri, şehirleri ve şehirciliği, tarımcılığı, tekerleği, arabayı, hayvan evcilleştirmeyi ve müziği dâhil edebiliriz.

 

Bunların her birinin en yakın haliyle 14 bin ama daha fazlası da olacak Saymalıtaş’ta, Tamgalı Say’da şematik çizimlerini (tamga – damga) görebilmekteyiz.

 

13 bin yıla tarihlenen Göbeklitepe’de Batı, şaşkınlığa düşmüş ve o devirdeki insanların tarımı bilmediğini iddia etmiştir. Oysaki 14 bin yıla tarihlenen Saymalıtaş’ta insan figürleri; evcilleştirdiği dağ keçisi, at, köpek, öküz ile saban sürerken görülmektedir. Romalıların kullandığı tipteki tekerlekli arabalara binerek atının ipiyle, evcilleştirdiği hayvanıyla gezintiye çıkmaktadır bu çizimlerde. Dağ keçisi, yaşamsal anlamda kutsalı olmuş, koç, öküz gibi boynuzlu hayvanlarla birlikte kendisi de hep göğe doğru kollarını uzatmıştır. “T” ve “Y” tamgası ile bilinen ilk zamanlara imzasını atmıştır bu kişi. Aynı kişi, devasa bir kültürün mayasını tutmuştur.

 

Sonra yeryüzüne, o dönemler itibariyle yayılmış da yayılmıştır. Gittiği her yere “Y” yazmıştır, “T” yazmıştır. Her yere su kanalı açmış, suyun kenarında kurduğu şehir medeniyetleri dünyanın her yerinde diğer insanlara öğretmiş, bol bol taş anıtlar dikmiştir; elleri göbeğinde insan figürü KIYAM halinde ya da doğrudan daha stilize olarak taşlar T halinde…
 

Yapılan araştırmalarda görüyoruz ki YER ALTI ŞEHİRLERİ ile “T” ve “Y” yazıcısı bu insanlar ‘dünyadaki büyük bir felaket’ten kaçarak yaşamını sürdürmeyi bilmiş ve diğer tüm insanlara hiç üşenmeden, yorulmadan medeniyet öğretmiştir. Yazı ve dil kurallarını aktarmış; maddeye ve diğer canlıya hükmedebilme bilgilerini aktarmıştır.  

 

Nereye gitmişse oraya bir de Toba – Tuva – Tuba adını isli bir parmak izi gibi bırakmıştır. Endonezya’dan Mısır’a, Yemen’e, Anadolu’ya, Altay’a, Amerika’ya kadar çok net olarak DİL İZİ sürdüğümüzde bu ada ve bu adı taşıyan insana rastlıyoruz.

 

77 bin yıl önce TOBA GÖLÜNE ad veren kimlerdi?
Musa döneminde TUVA VADİSİne ad veren kim veya kimlerdi?
 

Çin kaynaklarında adı geçen TOBAlılar kimdi?
Altay bölgesindeki TUVAlılar kim?

İran’da Kaşkaylarla birlikte alt grup olarak yaşayan TOBAlılar kim?
Adıyaman’daki Tuva Vadisine kimler bu adı verdi?

İran’daki Tobalılar neden Adıyaman civarından buraya göç ettik diyor?
Kuranda sık sık adı geçen Tuba halkı diye anılan o üstün medeniyetli savaşçı halk kim?

 

Dil uzmanları ve tarihçiler TUVA ile TOBAnın aynı kişi olduğunu tereddütsüz olarak söylüyor. Tuba ile de aynı olmalıdır ifadesini ekliyor. –va ile –ba ekinin ses dönüşümü itibariyle biz de Tuba ile Tuva’nın aynı olduğunu güçlü bir şekilde düşünmekteyiz.
 

Ve daha önceki yazılarımızda şu soruyu sormuştuk?

Tuva, Türkçe midir, Arapça mıdır, İbranice midir? 
Bu kelimeye sadece Türkçe dili üzerinde cevap verebilmiş ve Türkçedir demiştik.

 

Ancak bahsettiğimiz diğer dillerdeki izleri ise bir bilene sorduk. Bu anlamda Araştırmacı Yazar Ümid Yazar’ın ifadelerinden bir kesit ile yazımızı tamamlamadan önce YARATILIŞ HİKAYESİ: TUVA başlığımızla ilgili Türklerdeki Yaratılış inancını aktarmak istiyorum:

Azerbaycan’dan Güllü Yoloğlu – Rusya Yaşayacak mı adlı kitabında şu satırlara yer veriyor;  Dünyayı üç katta gören Cenubi Sibir Türkleri (Altay bölgesi Türklerde)  en aşağı kata SUYU, kazma yuvalarda yaşayan hayvanları bir de boynuzlu hayvanları mesela boğa, öküz, koçu yerleştirmiştir. Üst kata ise ağaçları, dağların başını, göğü, sema cisimlerini, çay yataklarını, kuşları; yer altı dünya ile göğün arasında serhad rolü oynayan orta kata ise ağaçların gövdesini, vadileri, dağların yamaçlarını, insanı ve ‘isti nefesli’ hayvanları yerleştirmiştir.

 

Gerek Kuran’daki yaratılışta Suyun olduğunun ifade edilmesi, hatta Yaratıcının arşının da suyun üstünde olduğunun belirtilmesi, gerek Nuh Tufanındaki su miti, gerek Toba Felaketinde Toba Gölünün oluşumuyla yaşamın yeniden su kenarında başlaması bize TOBA’nın – Tuva’nın sudan gelen anlamını çerçeve olarak anlatmaktadır. Altay bölgesindeki bakış açısında dünyanın en alt katında suyun bulunması da ZEMİN fikrine yardımcı olan bir diğer fikirdir. Ayrıca ÖKüz, boğa, koç gibi hayvanların çok büyük kutsallar olması ve suyla aynı katta bulunması da yine aynı şekilde suyun önemini bize anlatmakta ve BİR DOĞUŞ – BİR YARATILIŞ HİKÂYESİNİ fısıldamaktadır.

 

Yazının bundan sonraki bölümü, Ümid Yazar'ın bizim için yaptığı ve bu konuyla ilgili çalışmasının aktarılması olacaktır. Burada sözü ona bırakıyorum ve umuyorum ki söylenceler, köken bilim konularında yaptığı çalışmalar, yakın zamanda bir kitap olarak sizlerle buluşur.

ÜMİD YAZAR’ın Tuva kelimesinin Türkçe - Arapça ve İbranice'de  izleri hakkındaki ifadeleri:

TÜRK KÜLTÜRÜNDE TUBA SÖZÜYLE İLİŞKİLİ OLABİLECEK SÖZLER :

1)            TOBADI /TUPATA: Yemin Sözü, “And Olsun” anlamında kullanılan bir sözcüktür. Örneğin; “Tobadı doğru söylüyorum,”.  (Yemin)

 

2)            (Top/Tob) ve (Tab/Tap) sözü eski Türkçe ve Moğolca’da diz ve diz çökmek anlamı içerir ve aynı anlam Tunguz ve Mançu dillerinde de vardır. Günümüzde Tapmak fiili olarak İbadet anlamında ve Toplamak fiili olarak bir araya getirmek anlamında Türkiye Türkçesinde ve bulmak anlamında İran ve Azerbaycan Türkçesinde kullanılmaktadır. (Bulmak ve Karşısında Diz Çökmek)

 

3)            “Toba” (Tabgaç) Eski bir Türk kavminin adı. Tabgaçlar Çin'de kurulan bir Türk devleti. Asya Hunlarının bir kısmı olan bu topluluğa Çinliler To-ba veya T'o-pa derler. Toba veya Tabgaç, Türkçede “ulu, muhterem, saygıdeğer” manasında kullanılan bir ünvandır. (Saygın)

 

4)            Çuvaşça’da Tob/Tup sözcüğü ise “Evin Ortası” demektir ve ocağın bulunduğu yeri anlatır. Ayrıca Moğolcada “Töv” olarak merkez, orta anlamına gelmektedir. (Odak)

 

5)            İskit (Sakalar) mitolojisinde Ocak Tanrısı “Tabıtı” olarak bilinirdi. Günümüzde bir mutfak gereci olan Taba/Tava sözü bu sözle ilişkili olabilir. (Ocak)

 

6)            “Tüpe” sözcüğü Çuvaşça’da Gök anlamındadır. Bu bağlamda “Tüpe Tura” tamlaması “Gök Tanrı” anlamına gelir. (Gök)

 

7)            “Tupsa” kelimesi Eski Türkçede eşik anlamına gelir. (Eşik)

 

8)            TOPrak sözünün başındaki TOP sözüyle ilgilidir. Arapçada Kutsal mezar anlamında Türbe sözü, İçinde ulu ve kutlu kişilerin yattığı yer olarak geçer. Genellikle yığma tepeler ve höyükler şeklindedir. Torpak/Toprak sözünün Arapçalaşmış biçimidir. Arapçada Torbe olarak telaffuz edilir. (Toprak)

 

9)            (Tuğ/Toğ/Tog/Tok/Dok/Dog/Doğ). İşâret, alâmet anlamları taşır. Tuğra (pâdişah mührü) sözcüğü de bu kökten türemiştir. Dokuz rakamı da sözcük olarak bu kökten türemiştir. Toğ/Tok sözcüğü tavuk demektir ve hâkanların direğin üzerine diktirdiği Altın Tavuk ile ilgili görünmektedir. Doğa ve Doğurmak sözcükleri ile aynı kökten gelir. (Dağ, Mühür)

 

10)         Tepe: Töpe/Tübe/Töbö: Dağların zirvesine verilen addır. İnsan kafasının uç noktasına verilen addır ayrıca. Aynı anda insan eliyle yapılan yüksekliklere verilen addır. Tepeler yapılıp üzerinde binalar inşa etmek bir eski gelenektir. Başka anlamı ise, yığın’dır. (Tepe)

 

 

11)         Thor sözü Türkçede töre sözüyle ilgili bir söz. Musa’nın çıktığı dağ Tor ve kitabının adı Torah yani yasalar, töreler... Babanın konumu töre ile ilgilidir. İlk töre babadır. (Töre)

 

12)         TOYBADIM: Yeraltı Nehri. Eşdeğer: TOYBODIM, TOYMADIM. Gözyaşlarından oluşan bu ırmağın zerinde at kılından yapılmış bir köprü vardır. İçerisinde ise su ejderleri yaşar ve kaçmak isteyen ruhları yakalayarak tekrar yeraltına gönderir (Araplarda Sırat Köprüsü). Dokuz hırsı simgeleyen dokuz yeraltı akarsuyunun kavuşarak Toybodım Irmağı’na dönüştüğü yerde yeraltı tanrısı Erlik Han’ın demir sarayı bulunur. (Gözyaşı, İntikam)

 

13)         DAĞ: Gizemli Yer. Eşdeğer: 1. TAV, TAĞ, TAK, DAK, DAG, TAU 2. TOG Moğolca: UĞUL, ULA, UL Büyük bir yükselti oluşturan toprak ve/veyâ kaya kitlesidir. Türklerde kutsal dağların Dünyâ’nın merkezinde olduğu kabul edilir. Mitolojik dağların en önemli üç tanesi şu şekildedir:  1. Altındağ: Gökyüzündedir. Dokuz rüzgarın kesiştiği yerde başlar. 2. Demirdağ: Yeryüzündedir. Dokuz ırmağın kavuştuğu yerdedir. 3. Bakırdağ: Yeraltındadır. Dokuz yeraltı denizinin birleştiği yerdedir.

 

Dağlar Türk halk kültüründeki bir anlayışa göre insan gibi yıldan yıla büyürler ve yaşlanırlar. Yer değiştirebilirler, bazen bu durumu insanlar fark edebilirler bile. Dağlar da öfkelenebilir, hatta kendi aralarında vuruşabilirler ve bunun sonunda bir memleketin dağı diğerini yenebilir. Bir görüşe göre dağlar canlıdırlar. (TuvART not; Kuran’da dağların yürüdüğü dile getirilmiştir.)

 

Nart Destanlarında “Tavas” adlı kahramanın dağ kadar iri olduğu söylenir. Dağların insan biçimli veyâ insansı vasıflarla düşünülmesi Türklerde her zaman bir biçimde kendisini gösterir. (Tavas: Gücün Somutlaşmış Hali)

 

TÜRK KÜLT SİSTEMİNDE TUVA SÖZÜ VE EŞDEĞERLERİ:

İnanç Kültü:

•             TOBADI/TAPUTA

•             TABU/TABO

•             TAPU/TAPMAK

 

Dağ Kültü:

•             TOPrak: Yuvarlak, Merkez

•             TEPE/TÖPE/TÜBE/TÖBÖ

•             DAĞ/TAV/TAĞ/TAK/DAK/DAG/TAU/TOG

•             TUPSA

 

Doğum Kültü

•             DOĞU: Güneşin Çıktığı Yer

•             DOĞmak/TOĞU:

•             DOKUZ/TOĞUZ: Doğum Sayısı (9 Aya Süren Doğum Süresi)


Yurt Kültü:

•             TEB: Mısır’da Bir Şehir İsmi.

•             TEBES: Horasan’da Bölge İsmi.

•             TOUBA: Senegal Cumhuriyetinde bir şehir. Osmanlılar tarafından kurulmuştur.

•             TOUBA: İran-Tebriz İlinde ünlü bir cami. Ayrıca İran-Zahedan İlinde ve Keraçi (Pakistan) İlinde cami ismi.

•             TOBA Gölü: Endonezya’da buluna bir göl ismi.


Yel Kültü:

•             Tufan/Tayfun: Şiddetli Rüzgar. İran Türkçesinde şiddetli kar anlamında Tüfe-tüf denir.


Av Kültü:

•             Tüfek: Öldürücü Silah.

 

 

TİBBET SÖZÜ TUBA İLE İLİŞKİLİ OLMALIDIR.

Bugün Tibet diye bilinen bölge Orhun yazıtlarında “Tüpüt” olarak geçmektedir. Dünya literatüründe “Dünyanın Çatısı” olarak nitelendirilen bu dağlık ve yüksek ülkeye ‘Tüpüt’ denilmesi bölgenin coğrafi özelliğiyle son derece uygun düşmektedir. Bu sözcüğe öncelikle Orhun Yazıtlarında rastlıyoruz. Bir bölge ve ülke adı olarak geçen ‘Tüpüt’, bugün kullanmakta olduğumuz Tibet adlandırmasının o zamanki durumunu yansıtmaktadır”. Divan-ı Lügat-ıt Türk‘te ise ‘Töpü‘, ‘bir dağın zirvesi‘ anlamında verilmektedir. Bazı Türkçe lehçelerinde ‘Tibet‘ isminin kökeni olan sözcükler şu şekilde bulunur:

 

Türkmen Türkçesi’nde ‘Depe‘, çoğulu ‘Depet (Tepet)‘,

Kazak Türkçesi’nde ise ‘Töbe‘, çoğulu ‘Töbet‘,

Başkurt Tatar Türkçesi’nde ‘Tüba’, çoğulu ‘Tübat‘,

Uygur Türkçesi’nde ‘Töpa‘, çoğulu ‘Töpat‘,

Kırgız Türkçesi’nde ‘Döbö‘, çoğulu ‘Döböt (Töböt)‘

 

TÜRKLERİN ATEŞ KÜLTÜ MİRASI: TOTEM VE TABU

“Tabu”, bir yandan “kutsal” anlamına gelirken öte yandan da “tehlikeli”, “korkunç”, “yasak”, anlamlarına gelmektedir. Bu anlamda Tabu’nun temelinde “korku” ve “saygı” olmak üzere iki önemli duygu ön plana çıkmaktadır.

 

İBRANİ KÜLTÜRDE TUBA SÖZÜYLE İLGİLİ KELİMELER :

 

1)            Tuval/Tubal : Nuh'un torunu, Yafes'in oğlu. Yahudi Hazarlar kendilerinin Tevrat'ta bahsi geçen Yafes'in torunları olarak tanımlamıştır.

2)            Tobiah: Erkek İsmi. Latincede Toby olarak geçmiştir. “Tanrı iyidir” anlamını taşır.

 

‘Sina Yarımadasında Tur-i Sina (Sina Dağı) eteğinde bir vadidir Tuva Vadisi’

DİYENLERİN DİKKATİNE

 

TUR “Dağ”, SİNA ise “Ağaç” demek.

Tanrı söz konusu dağda AĞAÇ biçiminde Musa’ya görünüp onunla konuştuğu için o dağa “Tur Sina“ yani “Ağaç Dağı” denmiştir.

“Fırtına patladı, yıldırımlar çaktı ve Sina Dağı'nın tepesi alevler içindeyken Tanrı, Musa'yla konuştu...”

Hem Tevrat hem de İncil, Tanrı'nın Musa'ya indirdiği 10 Emir'i anlatan bölümlerinde böyle anlatır. Her yıl yüzbinlerce hacı adayı Mısır toprakları içinde yer alan Sina yarımadasındaki 2 bin 200 metre yükseklikteki Sina Dağı'nı ziyaret eder.

Ancak Sina Dağı ile ilgili iki iddia daha mevcut:

 

1)            İngiliz arkeolog Lawrence Kyle’a göre: gerçek Sina Dağı Suudi Arabistan'ın İsrail ve Ürdün sınırı yakınındaki Haliat el-Bedir. Eski bir pilot olan Kyle iddiasını da şöyle destekliyor:

‘Tevrat’a göre, Hz. Musa İsrailoğullarını Mısır'dan vaad edilen topraklara kaçırırken, şimdi Suudi Arabistan topraklarında yer alan Sina çölünün sonuna götürdü. İncil ve Tevrat'ta Sina Dağı'nın Arabistan'da olduğu yazar.”

 

2)            İtalyan arkeolog Emmanuel Anati, İsrail toprakları içinde yer alan Negev çölünde günümüzde haritalarda Safron Dağı olarak geçen yerin aslında gerçek Sina Dağı olduğunu savunuyor.

 

ARAPÇADA TUBA SÖZÜYLE İLGİLİ KELİMELER:

 

1)            TUBA: Hayat ağacı olarak geçer. Cennetin ortasında yer almakta ve dalları her yeri sarmaktadır.

2)            Towbe (Tevbe): Günahtan vazgeçme eylemi

3)            Deva: İlaç anlamında. Tuba ağacının bir özelliği tüm hastalıkların ilacı olan bitkilere sahip olması.

4