NUH MESELESİ, SAMİLER, MISIR

January 13, 2018

Biliyorsunuz artık, benim ölçü cetvelim TUVA.

Bu bir kelime olmanın ötesinde, bir kültürün önemli bir parçasıdır.
O kültür de TÜRKtür.

 

Bir elmasın kırık parçasını nasıl ki sarraf tanır ve o elmasın bütünü hakkında fikir yürütebilirse; TUVA da tıpkı böyledir.

 

İşte o sarrafın heyecanı gibi harekete geçerek; parçasını bulduğumuz bu devasa kültürün tamamına ulaşmak ve bu nadide parçanın aslını görmek için gecemizi gündüzümüzü on beş yıldır; sadece bu uğurda feda ettik.

 

Parçalar ulvi bir şekilde birbirini tamamlıyordu.

Tarih, sanat tarihi, dil bilimi bu parçaların başında geliyordu.

 

Tarih bilgisi olarak Atatürk döneminde yazılan Tarih ders kitaplarında zaten önceden okuduğum gibi Türkler, Mısır tarihinin aslını neslini oluşturuyordu. Ancak bunu anlatmaya koyulduğumda kargalar bile gülüyordu. Artık ağzımı bile açamıyordum.

 

Sanata baktığım zaman da Mısır sanatının gökten zembille inmiş olmasına ve sadece orada birden var olup birden bitmesine inanmıyordum.

 

Fiziğe aykırı olan bir durumdu bu. Çünkü hiçbir şey dünyada yoktan var olamaz ve bütünüyle kaybolamazdı. Fiziksel, bilimsel kaide buydu ve benim fizik dersim gerçekten de çok iyiydi.

Atatürk dönemindeki tarih kitabının haklı - doğru olduğunu her defasında bir kere daha idrak ediyordum.

 

Şu durumda Mısır ile ilgili söylenen her şey bende ciddi soru işaretleri oluşturuyordu.
 

Derken bildiğiniz üzere Tuva kelimesi ile Kuran'da karşılaşmış ve bir Türkçü olarak Tuva Cumhuriyetinden haberdar olarak kafam bir hayli karışmıştı.

 

Bu aşamalara dair gelişmeleri sizlere önceki yazılarımda hep aktardım.

TUVA kelimesinin kesinlikle Türkçe olduğuna olan inancımı hiçbir zaman kaybetmedim. Bunun önemini bilenler bilir; idrak etmek istemeyenler ise yüklendikleri işleri sürdürmeye devam ediyorlar.

 

Mesela bazı misyoner TÜRK dostlarımız, arazilerine yönelik tekeli kaybetmemek için olsa gerek Türklerin Mısır’a gittiğine hiç inanmak istemez. Oysa Yemen’de Türkçe yazıtlar vardır ve Yemen yöneticisinin adının TUBA olduğunu İslam Peygamberi Hz. Muhammed, cemaatine anlatmıştır. Yani Mısır’da Firavun diye nitelenen kişi, Yemen’de Tuba idi.

 

Kaldı ki Türklerin Tuva kelimesine bağlı olarak Mısır’da olup Kuran’da yer almasının saçmalık olduğunu ileri süren kişiler, Tu(ğ)ba kelimesinin yörelerine ait bir kelime olduğunu da belirtmekten geri kalmıyorlar. Ayrıca Tuğba olarak ifade edilen kelime, dil gelişimi açısından sakıncalar içermektedir. Bu kelimenin başlangıcı, bu şekilde olamaz. Bu şekildeki bir kelimenin geçmişi ise hece yapısı itibariyle son derece yakın bir zaman dilimine denk düşer.

 

V sesinin b ile dönüşümlü hali sebebiyle Tuba, Toba, Tuva kelimelerinin tarihçilerimiz ve dil bilimcilerimizin aynı olduğuna dair vurgusunu da yine önceki yazılarımızda yazdık. 

 

Yani; sadece TUVA kelimesinin saçtığı ışık ile Türklerin dillerinin Mısır bölgesinde var olduğunu, yaşadığını ve kutsal kitaplara bile iz bıraktığını söyledik.
 

Tuva kelimesinin Türkçe olduğunu da ifade ettik.
 

Türkçe konuşan Türklerin (bazıları Türklerin Türkçe konuşmadığını da ima ediyor bu sebeple böyle bir ifade kullandım) Mısır’da bulunduğu, dil açısından kesindir. Çünkü ad olan bir kelimenin kaybolması - erimesi zordur. Ama günlük yaşam kelimelerinin benzeşmesi, dönüşmesi daha kolaydır. Çünkü ad olan kelime sadece bir tek şeyi anlatır. Sıfatlar, tamlamalar ise değişime, dönüşüme daha açıktır. Bu sebeple ad olan bir kelimenin varlığı, orada ilgili dilin tüm genişliği ile kullanıldığının bir ifadesi sayılır. Tek başına bir ad kelimenin kalkıp bir yerlere yürüyüp gitmesi, taşınması o zamanlar için imkansızdır. O ad kelimeyi konuşanların o bölgede nüfuzunun ifadesidir.

 

Fakat misyonerlik vasıflarının neredeyse tamamını gösteren kişilerin, bu ad kelimeler hakkında  ‘ses benzerliği o’ demeleri ise komik olmanın ötesinde, çaresiz bir çırpınış olarak kayıtlarımıza geçmiş bulunuyor.

 

Ve bütün bu toparlayıcı ifadelerden sonra gündeme gelip oturan NUH konusunun perde arkasında ne var; bunu irdelemek istiyorum.
 

Çünkü çeyrek asırlık mücadelemizde gördük ki; misyonerler sürekli olarak şekil,dil, ağız ve üslup değişikliğine gidiyor. Son birkaç yıldır edindikleri kimlik ise şu şekildedir: Atatürk ifadeleri ile Türkçülüğü ve Türk tarihini bulandırın. İz azdırın. Kafaları bulandırın ve Türkü sersemletin.

 

Aynı mantık zemininde hareket eden din misyonerleri ellerinden İncili, Tevratı bırakıp nasıl ki Kuran’ı alıp Müslümanlar arasında girmiş ve bugünkü utanılası durumlara vesile olmuşlar; elde ettikleri bu başarının hevesi ile de ATATÜRKÇÜlük dünyasına bir dalış yapmışlardır.

 

Elbette ki aramıza katılan bu Atatürkçü görünümlü misyonerler, seni beni cebinden çıkaracak kadar donanıma sahip kişiler. O kadar ki satır aralarını yakalayamazsanız; iz azdırmaya kurban olup kendinizi kat'i surette uçurumun kenarında bulursunuz.

 

Bu sebeple doğru bilgi önemlidir.

İnternet aracılığıyla iz azdırma konusunda ‘çok bilgi’ sunulan ortamlarda; eğrisini doğrusunu ayırt edemeyen kitleler şekillendirilmiştir.
 

Önde giden Türkçülerin bile ağzından, bu bozuk ifadeler her yerde konuşulup paylaşılır olmuştur.
 

Bu sebeple yapmakla kendimizi yükümlü kıldığımız işin, sebebi sanıyorum ki gözler önüne seriliyor.

 

Daha bugün sosyal sayfamda biri yorumlarda yazıyor ki ‘Türk Milletinin tarihi üzerine kısa ömrünü veren Büyük Başbuğ (Atatürk’ten bahsediyor) şu an Mu kıtasıyla ilgili bağ kurmak için ciddi araştırma yapsak büyük ihtimal kıyamet kopartırlar. Dünyanın geçmişi en uzak, tek millet olan Türk Milleti ile Nuh peygambere gitmemizden doğal bir şey olamaz.’ Ve Sinan Meydan’ın Atatürk ve Kayıp Kıta Mu adlı kitabının resmini paylaşıyor.

 

Bu konuyu ‘Yaratılış Hikayesi Tuva’ adlı yazımda ele aldım. Tekrar üzerinde durmayacağım. Fakat diyebilirsiniz ki Nuh ile Mısır’ın ne ilgisi var?

 

Şöyle bir ilgisi var: Yahudilerin, Musa’dan önce Mısır'da olduğunu biliyoruz. Musa’nın bu kitleye mensup olduğunu da biliyoruz. Bu kitlenin Mısır’da alt işçilik yaparak geçindiğini de biliyoruz. Firavun tarafından insanlık dışı uygulamalara maruz kaldıklarını da anlatılanlardan duyuyoruz. Dini mitler ve kitaplar de bu bilgileri doğruluyor.

 

Ve Musa ile başlayan bu hikaye ile, vaad edilen topraklar gündeme geliyor. Yahudiler de bu vaad edilen topraklar için bugün bir siyaset yürütüyor. Farkında değilsiniz belki ama bu toprak konusu devletler nezdinde önemli bir konudur. 

Bir yandan da ‘Acaba biz kimiz?’ sorusunu kendilerine sorduklarını varsayıyoruz. Karşılarına çıkan tablodan hoşnut olmadıklarına eminim. fakat KÜLTÜR konusunu anlamadıklarından bir telaşa kapıldıkları açık.

 

Bilseler biraz; her şey daha iyi olacak gibi; fakat anlamamışlar.
Zaten Amerikalı araştırmacı da anlamamış ve ‘Hepiniz Türksünüz’ diye bir eser yayınlamış.

 

Yanlış.

Yine söylüyoruz. Sadece Türkler Türktür.

Ama dünyada küçücük bir taşın altında bile mevcut olan kültür; Türktür.
 

Türk olmak başka, Türk kültürü ile beslenmek başka.

 

Bugün dünyada herkes bilerek bilmeyerek; isteyerek istemeyerek; devam ettirerek veya bozuma uğratarak; fark etmez; Türk Kültürü ile bir şekilde yoğrulmuştur.

 

Yahudiler de böyledir.

Ama bunu anlamadıkları için ve Türk olmayı istemedikleri için TÜRKLERİN YAHUDİ OLDUKLARINA dair etrafa fısıltılar, mitler yaymaya; zehirli ve kirli tohumlar ekmeye başlamayı sanıyoruz ki uygun görmüşlerdir. Sözümona; Yahudiler öyle birileriymiş ki Türkler bile onların eseriymiş alt beyin mesajı; dikkatimizi çeken bir çalışma eseridir.

 

Yakın zamanda bu eserin son yedi ve sekiz yıl içinde ilk çiçeklerini açtığını söyleyebilirim. Ama bu tohum ne zaman ekildi, büyüme süresi ne kadardı; inanın bunu ben de bilmiyorum.

 

Buna göre Nuh’un 3 oğlundan biri olan Yafes; Türkün atasını olmuş.

Yafes’in Gomer oğlundan Eşkinaz ile de Türklerin Yahudi soydan olduğunun ispatı yapılır olmuş.

 

Nuh’un bir diğer oğlu ise Samilerin babası olmuş. Üstelik bu Samiler, birazdan okuyacağınız üzere neredeyse TÜRK düşmanı ve kırallarına Türk Galibi sıfatı veriyorlar. 
 

Zaten bu durumda aynı babanın bir oğlu Türk, bir oğlu şu, öbür oğlu bu nasıl oluyor biyolojik olarak; bilemiyorum. Çünkü biyoloji dersim çok da iyi değildi.

 

Ancak ortaya atılan mesele bu ve işte az önceki Sinan Meydan kitabında ilk olarak karşımıza çıkan ifadeye göre ATATÜRK de bu mitin gerçekliğine inanıyormuş. Bkz ilgili kitap 25. sayfa veya Yaratılış Hikayesi Tuva adlı yazımız.


 

Oysa ki  adı geçen kitaptaki iddialardan biri olan ARİ IRK söyleminin tam aksi yönündeki ari dil açıklamaları Tarih ders kitaplarında çok güzel anlatılıyordu.
İfadelerden biri aynen şu şekildedir:

'KaldeAsur tarihi, Asya kavimlerinin muharecetlerine dair çok müspet malumat veriyor, ve hatta gösteriyor ki, Kalde, Avrupa ve Ortaasya kavimlerinin en eski zamandanberi müşterek bir dile sahip olduklarını ispat etmek için (ari, indien) diline müracaate hacet yoktur. Yeni Ortaasyadan Avrupaya gelmiş olan kavimler ilk terbiyelerinin mahsülü olan bu dili beraberlerinde getirmişlerdir.'

Keşke bu talihsiz açıklamalar hiçbir kisve tarafından yapılmasaydı. Keşke kimse, kimseyi zan altında bırakacak söylemler yapmasaydı. Keşke bu kadar zorlama ifadelerle, varış noktası son derece şüpheli yollara çıkılmasaydı.

 

Ama biz biliyoruz ve okuduklarımızı TÜRK KALBİMİZLE, TÜRK KÜLTÜRÜ GENİMİZLE, TÜRK HAFIZAMIZLA tüm benliğimizle süzgeçlerden geçiriyor ve bu şekilde kültürümüzü yaşatıyoruz.

Bozmuyoruz.

Oynamıyoruz.

Müphem başlıklar araya katmıyoruz.

Kulağa aslında çok hoş gelen ifadeler arasında korkunç iftiraları dilimize dolamıyoruz.

 

MISIR’a gelince…

Önümüzdeki hafta Tarih kitabımızda yeni kategori olarak işleyeceğimiz Mısır konusundan bakın hiç yorum yapmadan aynen sadece cümlelere yer vererek yazımı bitiriyorum.

Ama kültür yazımızı okumayanlar için bir dip not düşmeyi, müsadenizle faydalı buluyorum.

 

Kültür; dönemin kişilerini tüm yaşayış alanları ile birlikte kucaklayan bir olgudur. Kültür, ortak bir davranış, düşünüş ve yaşam biçimi oluşturur. Günlük alışkanlıklar yaratır. Kati surette sanata iz bırakır. Bu sebeple Mısıra giden Türklerin Mısır’da yaşattığı kültürden Yahudilerin etkilenmemesi düşünülemez; ama görünen o ki; Yahudilerin kendilerini Türk sanmaktan korkmaları, iyisi mi Türklere Yahudi diyelim işlerine girmesi olayı hasıl olmuştur. Ya da bu işleri Yahudiler adına birileri onların adını kullanarak yürütmektedir.

Burada bu kişilerin Hazar Türkleri ile bağ kurma girişimleri; gerçeklere biraz yakın bir yerde durduklarını bize ifade ediyor. Sebebine gelince bundan sonra yazacaklarımızı dikkatle okumanız gerekmektedir. Bu alt bilgi ile şimdi cümlelerimize geçebiliriz:

 

‘Bu sebeple Mısır medeniyetinin hakiki kurucularına, medeni beşeriyeti götürecek yol, Asyanın ilk medeniyetinin daha eyi tanınması olacaktır.’

 

Sami Mısırlılar, milattan 1400 sene eveline kadar KIRALLARINA ASYALI ve ETİ TÜRKLERİNİN galibi unvanını vermekle onları büyütmek gayretini gütmüşlerdir. Samilerin bu haleti ruhiyeleri tetkike değer.’

 

‘Mısır Samilerinin medeniyet ve saltanatlarına kondukları Türklerin, Mısırda mevcudiyetlerine delalet edebilecek bütün vesikaları ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yaptıklarına şüphe etmemek lazımdır.’
 

‘Türkler, tarihten çok zaman eveldenberi Mısırda yerleşmiş ve tarihe yakın devirleri orada yaşayarak Mısır medeniyetini kurmuş ve tarih devirlerini açmıştır.’
 

Mısırda ilk medeniyet ve tarihi devlet, Türkler tarafından tesis edilmiştir.’

 

Mısır tarihi milattan 5bin sene kadar evel başlar.’

 

Türkler, Nil vadisine gelip yerleştikleri zaman muntazam ziraat ve sulama usullerini, hayvancılığı ve mütenevvi maden san’atlerini çoktan biliyorlardı. Mısırda seri terakki ve medeniyetin sebeplerini bunda aramak lazımdır.

 

PİTTARD, Mısırlıların ırklarından bahsederken bu ırkın taşıdığı NAMÜ isminin ASYALI demek olduğunu söylüyor.’

 

JACQUES de MORGANın bu noktayı tenvir eden bazı fikirlerini de zikredelim:
- Herhalde bazı san’atlerin Dicle, Fırat ve Kerka ırmaklarından Suriye, Palestin, Nil vadisine geçmiş olması hakikate benziyor.

- Bu san’atler belki, Yakın Asyanın şimalinden keçi ve koyun memleketlerinden gelmiştir.

- Bu san’atlerden ihtiyaçlarına en mutabık olanı HAZAR san’ati idi.’

- ŞURASI MUHAKKAKTIR Kİ MADEN, MISIRDA KEŞFOLUNMAMIŞTIR. ÇÜNKÜ MISIRIN DELTA KISMI, BAKIR DEVRİNİ İDRAK EDEN İNSANLAR TARAFINDAN İSKAN OLUNMADAN EVEL MESKUN DEĞİLDİ. Bundan başka, Mısırda BAKIR MADENİ DE KITTIR. Fakat maden, an’anenin parmağıyle BİZE GÖSTERDİĞİ YAKIN ASYA ŞİMALİNDE KEŞFOLUNMUŞTUR.

- Nil vadisinin ilk devirlerde hiç olmazsa cenup kısımları kıvırcık saçlı Afrika kabileleri ve belki bunlarla beraber bazı Libyalılar tarafından iskan olunmuştur. Nil cenubunda Cilalıtaş Devrine dahil olunduğu bir zamanda, Mısıra düz saçlı, Asyalı kavimler tarafından BAKIR İTHAL EDİLDİ. Bu ASYALI KAVİMLERİN ÇOKTAN ırmağın deltasını işgal etmekte oldukları hakikat gibi kabul olunur.

- Mısırlıların en eski kıral-allahlarına HORÜS denilirdi. Horüs, Mısırın şarkında bulunan kıtaların bir allahı gibi tanındı. Bu husus onların menşeleirnin şarkta, Asyada olduğuna delalet eder. Horüse mensup kabileler gerek Süveyş berzahı ve gerek Kızıldeniz ve diğer yollarla ASYADAN MISIRA İLK GELEN İNSANLAR DEĞİLDİR. BUNLARDAN EVEL AYNİ YOLLARLA GELENLER DE VARDIR.

- Bundan başka Mısır kıral-allahlarına verilen ESKİ İSİMLER DEMİRCİ manasına olarak tercüme edilmiştir. Bunlar, hem muharip hem maden san’atlerini yapan insanlardı.

- Ortaasyadaki insanlar, hem şimal ve hem de cenup mıntıkalarından garba muhaceret etmişlerdir. Şimal yolu ile hareket edenler Avrupanın garbına kadar gittiler. Cenup mıntakasından hareket edenler başka başka yollardan yürüdüler. Bir kısmı Anadolu, TRAKYA, Makedonya, Adalar ve bilahare Yunanistan denilmiş mıntakaya gittiler. Bir kısmı Palestin sahillerince Mısıra geçtiler.

- Bu suretle HAZAR DENİZİ garp ve cenubunda yaşamış olan İberlerin, Avrupaya ve İspanyaya geçmeden evel oralara gitmek için takibine mecbur oldukları yollar anlaşılıyor.

- ASYA İSKİTLERİ aslından olan Kimriler bu tarihlerde çoktan Kırımda ve DANİMARKA Yarımadasında yerleşmiş bulunuyorlardı.

- Bugün muhakkaktır ki ilk Mısır ahalisi milattan 5000 sene eveline doğru Asyadan gelmiş olan beyaz ırktır; bu ırk Nil vadisinde yerleşti. Kabileler halinde kümeler teşkil etti. Her bir kümenin reisi, dini ve kanunları vardı.

JACQUESİN bu malumatlarından ve TÜRK TARİHİNE bir bakış bahsinde Türklerin umumi muharecetlerine dair verilen tafsilatın ihtiva ettiği delillerden Mısır Deltasına yerleşerek İLK MISIR MEDENİYETİNİ KURANLARIN TÜRKLER OLDUĞU ANLAŞILIR, diyerek Tarih kitabı alıntımızı tamamlıyoruz.

 

Sonuç olarak da; dolambaçlı olarak Mısır yerine Nuh üzerinde iz azdırarak Türklerin Hazar Türkleri üzerinden Yahudi olduğu yönündeki iddialar; tarihe ve sanat tarihine hiçbir uyum sağlamamaktadır diyoruz.
 

Dokusal olarak bu bozukluk zaten kendini en kısa sürede gösterecek ve bu sunni yamalar CANLI ORGANİZMA OLAN TÜRK TARİH ve KÜLTÜRÜNDEN çürüyerek düşecektir diyoruz.